"Seçim Ekonomisi"

TBMM’nin önceki ayın sonunda 3 Kasım için erken seçim kararı almasıyla, Türkiye bir kez daha seçim sathı mailine (eğik düzlem) girdi. Bugünlerde ortalıkta yeniden aday gösterilmeyen milletvekilleri...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Seçim Ekonomisi

TBMM’nin önceki ayın sonunda 3 Kasım için erken seçim kararı almasıyla, Türkiye bir kez daha seçim sathı mailine (eğik düzlem) girdi. Bugünlerde ortalıkta yeniden aday gösterilmeyen milletvekillerinin seçimleri erteletebilecekleri konuşuluyor ama yayından çıkan okun artık geri döndürülmesi biraz zor görünüyor.

 

Erken seçim kararı alınır alınmaz, her seçim öncesinde olduğu gibi, “seçim ekonomisi” uygulaması olup olmayacağı ekonomik kamuoyunun gündeminde baş sıralara oturdu.

 

Ekonomi yönetiminden yapılan açıklamalara bakılırsa, iktidardaki partilerin hiçbiri seçim ekonomisi uygulamasına taraftar değil. Ekonomi yönetiminin bürokrasi kanadı zaten elde de seçim ekonomisi uygulamalarını finanse etmek için yeterli kaynak bulunmadığını söylüyor.

 

Ancak, hükümetin tam da seçim öncesinde memurların durumunun iyileştirilmesi için çalışma başlatması bu konuda kafaları karıştırıyor.

 

Aslında her ülkede var

 

Ekonomi biliminin bir dalı olan “politik iktisat” ile uğraşan bilim adamlarının yaptıkları çalışmalar, seçim ekonomisi uygulamalarının, gelişmiş veya gelişmemiş, dünyanın her ülkesinde mevcut olduğunu gösteriyor. Başlıca amaçları ülke yönetimine hakim olmak olan politikacılar, eğer zaten hükümette iseler bu konumlarını korumak için kamu kaynaklarını kullanmaktan hiç çekinmiyor. Yapılan araştırmalar, Merkez Bankası’nın bağımsızlığıyla ün salmış Almanya gibi ülkelerde bile seçim çevrimlerinin (electoral cycles) bulunduğuna, yani seçim dönemlerinde ekonomik göstergelerde dalgalanmalar yaşandığına işaret ediyor.

 

Örneğin, Harvard Üniversitesi’nden Alberto Alesina ve Gerald D. Cohen ile Yale Üniversitesi’nden Nouriel Roubini’nin 1991 yılında yaptıkları “Macroeconomic Policy and Elections in OECD Democracies” (Makroekonomik Politika ve OECD Demokrasilerinde Seçimler) başlıklı çalışmanın bulguları ilginç. 18 OECD ülkesini kapsayan bu çalışma seçim dönemlerinde para arzının ve bütçe açıklarının arttığını gösteriyor.

 

Aynı çalışmaya göre, seçim sonrasında ise enflasyonda sıçrama yaşanıyor. Buna karşılık yazarlar, seçim ekonomisi uygulamasının esas amacı olan ekonomide büyümenin hızlanması ve işsizliğin azalması konusunda yeterli kanıta ulaşamadıklarını belirtiyor.

 

Türkiye’ye özgü yöntemler

 

Demokrasiyle tanıştığı son yarım asırda 13 kez genel seçime giden Türkiye’de de seçim dönemlerinde benzer gelişmeler yaşanıyor tabii. Türkiye’de seçim ekonomisi uygulamaları genelde şunları içeriyor:

 

* Yatırım harcamalarını artırmak ve yurdun her yerinde yeni tesislerinin temellerini atmak.

 

* Kamu çalışanlarının ücret ve maaşlarına zam yapmak.

 

* Tarımsal destekleme fiyatlarına yapılan zamları yüksek tutup, kırsal kesimde yaşayanların gelirlerini artırmak.

 

* Para ve kredi musluklarını sonuna kadar açmak, kamu bankalarından esnafa ve çiftçiye düşük faizli kredi dağıtmak, ödenmemiş eski kredi borçları için kolaylık sağlamak.

 

* Toplumsal kesimlerin desteğini almak için gecekondu affı, vergi affı gibi düzenlemeler yapmak.

 

* KİT ürünlerine yapılan zamları seçim sonrasına erteleyip enflasyonda suni bir düşüş yaratmak.

 

Bu uygulamalar seçim öncesinde toplumda rahatlık yaratsa da, acısı seçim sonrasında mutlaka çıkıyor. Çünkü, seçim ekonomisinin yükü bütçeye biniyor. Hükümetlerin seçim sonrasında bütçede dengeyi yeniden kurmak için uyguladıkları politikalar ise ekonominin canına okuyor.

 

Özal’ın seçim başarısı

 

1980-83 dönemindeki askeri idare sonrasında yapılan 4 genel seçim sırasında yaşananları incelediğimizde, “seçim ekonomisi”nin izlerine rastlıyoruz.

 

1987 seçimleri sırasında iktidarda bulunan ANAP’ın lideri Turgut Özal’ın kesenin ağzını açması, bütçe harcamalarının fırlamasına neden olmuştu. Özal, seçim öncesinde KİT ürünlerine yapılması gereken tüm zamları da durdurmuş ve böylece enflasyonun düşük çıkmasını sağlamıştı.

 

Ancak, seçimin üzerinden daha 2 gün geçmişken zamların yağmur gibi yağdırılması seçim sonrasında enflasyonu sıçrattı. Seçim sonrası 3 ayın toplam enflasyonu, seçim öncesi 3 ayın enflasyonunun iki katından fazlaydı.

 

Bu uygulama “Seçimden önce zam yapacak kadar enayi değilim” diyen Özal’a seçimi kazandırdı ama enflasyonun da yeni bir platoya taşınmasına neden oldu. 1987 yılında yüzde 38.9 olan enflasyon, 1988 yılında yüzde 68.8’i buldu. 2000 yılına kadar da eski seviyesine geri dönmedi.

 

Ayrıca, Özal’ın hesapsız “seçim ekonomisi” uygulaması, reel ekonomiyi de çok olumsuz etkiledi. Türkiye ekonomisi 1987 seçimlerinden sonraki 2 yılı durgun geçirdi. Ekonominin büyüme hızı 1988’de yüzde 1.5’de, 1989’da ise yüzde 1.6’da kaldı.

 

Seçim ekonomisi ve hayal kırıklığı        

 

1991 seçimleri sırasında da yoğun bir seçim ekonomisi uygulamasıyla karşılaştık. 1991 yazında ANAP’ın ve hükümetin başına geçen Mesut Yılmaz, daha koltuğunu ısıtmadan erken seçim kararı almıştı. Çiçeği burnundaki Başbakan Yılmaz da, Özal’ın numaralarını uyguladı. Seçim öncesinde bütçe harcamaları adeta patladı. KİT zamlarının ertelenmesi ise enflasyonu frenledi.

 

Yılmaz’ın “seçim ekonomisi” uygulaması reel ekonomiyi olumlu etkiledi ama bu etki geçici oldu. Seçimin yapıldığı yıl Türkiye ekonomisi Körfez Savaşı’nın getirdiği durgunlukla boğuşuyordu. Seçim öncesindeki iki çeyrek dönemde ekonomi küçülmüştü. Seçimin yapıldığı çeyrek dönemde ise büyüme yaşandı. Ancak, seçim sonrasındaki çeyrek dönemde ekonomi yeniden küçüldü.

 

Yılmaz, yoğun seçim ekonomisi uygulamasına rağmen iktidardan düşmekten kurtulamadı. Yeni hükümetin kuruluş çalışmaları bu kez seçim sonrası zam sağanağını biraz erteledi. Ancak 3 aylık gecikmeyle de olsa bu sağanak geldi. Kurulan DYP-SHP(CHP) koalisyon hükümetinde başbakan olan Süleyman Demirel, ocak ayı başında zamları bindirince enflasyonda bu seçim sonrasında da bir miktar sıçrama yaşandı.

 

Tansu Çiller ne yaptı?

 

1995 yılında yapılan seçimlerde de seçim ekonomisi uygulaması epey yoğundu. İktidarda DYP-SHP(CHP) koalisyon hükümeti vardı ve Başbakan Tansu Çiller idi. Hükümetin seçimde başarılı olmak için kesenin ağzını açması, yine bütçe harcamalarının artmasına neden oldu. Seçim öncesi KİT zamlarının durdurulması da önceki seçimlerde olduğu gibi enflasyonu yavaşlattı.

 

Seçim döneminde ekonomi zaten hızlı büyüme içindeydi ve uygulanan politikaların o an için reel ekonomiye fazla etkisi olmadı. Ancak, seçim döneminde faizlerde yaşanan yükseliş uzun vadede ekonomide sıkıntı yarattı.

 

“Seçim ekonomisi” uygulaması Çiller’e de yaramadı. DYP seçimlerden üçüncü parti olarak çıktı. Önce ANAP-DYP, sonra RP-DYP koalisyon hükümetlerinde küçük ortak olarak yer bulabildi. Hükümetin diğer ortağı CHP ise barajı güçlükle aşabildi.

 

1999 yılında yapılan son seçimlerde ise yoğun bir seçim ekonomisi uygulaması yaşanmadı. Çünkü, iktidarda seçimden 3 ay önce işbaşı yapan DSP azınlık hükümeti vardı. Parlamentoda çoğunluğa sahip olmayan bu hükümetin seçim ekonomisi uygulayacak gücü de yoktu.

 

Güç var, kaynak yok   

 

Şu anda iktidarda bulunan hükümetin ise yoğun bir seçim ekonomisi uygulamaya yetecek siyasi gücü var. Ancak, gelin görün ki bu kez de ortada gerçekten de “seçim ekonomisi” uygulamalarını finanse edecek kaynak yok.

 

Aslında hükümetlerin gözlerini kararttıkları takdirde istedikleri kaynakları her zaman yaratmaları mümkün. Merkez Bankası’nın banknot matbaası ve Hazine’nin borçlanma birimleri hükümete istediği kaynağı sağlayabilir.

 

Ancak, ekonomi halen çok nazik bir durumda olduğu için, böyle bir operasyonun büyük dalgalanmalara yol açması ihtimali yüksek. Yoğun iç borçlanmaya gidilmesi demek faizlerin de yeniden sıçraması demek. Banknot matbaasının fazla mesai yapması ise enflasyonu yükseltebilir. Bu gelişmeler kurların da yeniden başını alıp gitmesine yol açabilir.

 

Hükümetin bu olumsuz gelişmeleri göze alması zor görünüyor. Bu nedenle bu kez yoğun bir seçim ekonomisi uygulaması beklenmiyor.

 

Ayrıca, son 2 yılda yapılan yasal düzenlemeler de hükümetin önüne taş koyuyor. Örneğin, yasal olarak bağımsız hale getirilen Merkez Bankası’nın hükümete kredi açmayı reddetme yetkisi bulunuyor.

 

İktidarın nafile uygulaması   

 

Bir başka gerçek ise hükümetteki partilerin ne yaparlarsa yapsınlar seçimi kazanma ihtimallerinin düşük olması. Bu hükümetin işbaşında olduğu son üç yılın ikisi krizde geçtiği için, koalisyon ortaklarının seçimde başarılı olmaları çok zor görünüyor.

 

Yarım asırlık demokrasi deneyimimiz durgunluk ve kriz yıllarında yapılan seçimlerde iktidar partilerinin başarısız olduklarını gösteriyor. Sandık başına giden seçmen öncelikle geçin durumunu düşünüyor ve kendisine sıkıntı çektiren hükümetleri mutlaka cezalandırıyor.

 

Son 3 seçimde de seçmenin bu davranışının örneklerini gördük. 1988, 1989 ve 1991 yıllarında yaşanan durgunluklardan sonra yapılan seçimde ANAP muhalefetin yolunu tutmuştu. 1994 krizinin acıları daha dinmeden yapılan 1995 seçimlerinden iktidardaki partilerden DYP üçüncü parti olarak çıktı, CHP barajı zor aştı. Durgunluğun derinleşip krize dönüştüğü sırada yapılan 1999 seçimlerinden ise üç ay öncesine kadar ülkeyi yöneten partilerden ANAP dördüncü parti olarak çıktı, DTP barajın altında kaldı.

 

Mevcut hükümeti oluşturan partilerin liderleri bu gerçeklerin farkında oldukları izlenimini veriyor. Bu nedenle boş yere seçim ekonomisi uygulayıp ortalığı karıştırmayı düşünmeyecekler gibi görünüyor.

 

TÜSİAD’IN BÜYÜME TAHMİNİ FAZLA KÖTÜMSER

 

TÜSİAD (Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği) her 3 ayda bir “Konjonktür” adlı bir rapor yayınlıyor. Ekonomideki gidişata ilişkin değerlendirmelerin yer aldığı bu raporda, TÜSİAD uzmanlarının gelecek döneme ilişkin tahminleri de yer alıyor. İş dünyasının en etkili kurumlarından biri olduğu için, TÜSİAD’ın bu tahminleri büyük ilgi çekiyor.

 

Söz konusu raporun son sayısı geçen ayın başlarında yayınlandı. TÜSİAD’ın bu raporda yer alan 2002 yılına ilişkin son tahminlerini şöyle özetlemek mümkün:

 

* 2002 yılı için yapılan büyüme tahmini yüzde 2.8 düzeyinde. Dergimiz yayınlandığı sırada açıklanmış olacak olan ikinci çeyrek büyüme oranı için TÜSİAD’ın tahmini yüzde 3.5. Üçüncü çeyrek için yapılan büyüme tahmini ise çok daha düşük. TÜSİAD uzmanları, büyümenin son 3 ayda hızlanacağını ama bunun ekonominin 2002 yılını durgun geçirmesinin önüne geçemeyeceğini düşünüyor.

 

* TÜSİAD’ın enflasyon konusundaki tahminleri ise daha iyimser. Yıl sonunda enflasyonun TÜFE’de (Tüketici Fiyatları Endeksi) hükümetin hedefinin 1 puan altında ve yüzde 34 olarak gerçekleşmesi bekleniyor. TEFE (Toptan Eşya Fiyatları Endeksi) enflasyonunun ise yıl sonunda hükümetin hedefinden 2 puan yüksek ve yüzde 33 olacağı tahmin ediliyor.

 

* Kurlarda son aylarda görülen artışın geçici olacağı ve yılın ikinci yarısında hızının kesileceği düşünülüyor. Üçüncü çeyrek için 1 milyon 629 bin, dördüncü çeyrek için 1 milyon 742 bin liralık dolar kuru tahmini yapılıyor. Yıllık ortalama dolar kuru tahmini ise 1 milyon 534 bin lira düzeyinde bulunuyor.

 

* TÜSİAD uzmanları faizlerin ise yıl sonuna kadar yaklaşık olarak bugünkü düzeylerinde kalacağını tahmin ediyor. İç borçlanma faizi için yapılan üçüncü çeyrek tahmini yüzde 71.3, dördüncü çeyrek tahmini yüzde 63.4 düzeyinde. Yılın tamamındaki iç borçlanma faizinin ise yüzde 67.6 olması bekleniyor.

 

* TÜSİAD’ın konsolide bütçeye ilişkin tahminleri hükümetin hedeflerine göre biraz olumsuz. Harcamaların hükümetin hedefini 8.8 katrilyon lira aşıp 108.9 katrilyon lirayı bulacağı tahmin ediliyor. Esasında gelirlerin hükümetin hedefinden 2.6 katrilyon lira fazla ve 74.5 katrilyon lira olması bekleniyor.

 

Ancak, harcamalardaki olumsuz sapma gelirdeki olumlu sapmayı aşacağı için bütçe açığı da hedefin üzerine çıkacak. Hükümetin bütçe açığı hedefi 28.1 katrilyon lira iken, TÜSİAD’ın tahmini 34.4 katrilyon lirayı buluyor.

 

* Dış açık konusunda ise TÜSİAD hükümetten daha iyimser. TÜSİAD uzmanlarının tahminlerine göre bu yıl cari işlemler dengesi 900 milyon dolar açık verecek. Hükümetin cari işlemler açığı hedefi ise 1.2 milyar dolar düzeyinde bulunuyor.

 

Capital’in tahminleri

 

TÜSİAD’ın diğer tahminlerine sözümüz yok ama büyüme konusundaki tahminleri bizce aşırı kötümser. Çünkü, Capital Dergisi uzmanlarının çalışmaları, büyüme hızının bu yıl yüzde 5’i aşması olasılığının bulunduğunu gösteriyor.

 

Değerlendirmeye ikinci çeyrekten başlayalım. TÜSİAD’ın ikinci çeyreğe ilişkin büyüme tahmini sadece yüzde 3.5 düzeyinde. Oysa eldeki veriler bu dönemde büyüme hızının TÜSİAD’ın tahmininin iki katını aşmasının mümkün olduğunu gösteriyor.

 

Yılın ikinci çeyreğinde sanayi üretimi yüzde 10.7 oranında arttı. Geçmiş yılların verileri, ekonominin genelindeki büyüme hızı ile sanayi üretimindeki artış arasında paralellik olduğuna işaret ediyor. Sanayinin ekonomideki payı yüzde 30’u bulduğu için bu sektör büyüme oranı üzerinde epey etkili oluyor. Diğer sektörlerde yaşanan gelişmelere göre, ekonominin genelindeki büyüme oranı sanayi üretimindeki değişimin biraz altında veya üstünde çıkıyor. Biz buna dayanarak ikinci çeyrekte büyüme oranının yüzde 6.5-8.5 arasında bir değer alabileceğini düşünüyoruz.

 

Siyasi belirsizlik ve seçim atmosferi nedeniyle yılın ikinci yarısında ekonominin faaliyet hacmi ilk yarıya göre biraz gerileyebilir. Ancak geçen yılın aynı döneminde ekonomi dipte süründüğü için bu halde bile üçüncü ve dördüncü çeyreklerde yüzde 5-7 arasında büyüme oranları görülebilecek. Böylece 2002 yılının tamamındaki büyüme oranı da yüzde 5’i aşabilecek.

 

PARA PROGRAMINDA HEDEFLER TUTUYOR

 

Merkez Bankası, şubat ayında yürürlüğe giren yeni stand-by anlaşması çerçevesinde belirlenen para programını yılın ilk yarısında başarıyla uyguladı. Para programı uygulaması için belirlenen hedeflerde ilk yarıyılda hiç sapma olmadı.

 

Para programında en önemli hedefi para tabanı oluşturuyor. Para tabanı hedefleri performans kriteri niteliğinde olduğu için, stand-by anlaşmasındaki kredi dilimlerinin serbest bırakılması için mutlaka tutturulması gerekiyor.

 

Para tabanında gerçekleşmeler şubat, nisan ve haziran ayları için belirlenen üst sınır hedeflerinin hep altında kaldı. Örneğin, haziran sonu için üst sınır hedefi 9 katrilyon 89 trilyon lira iken, gerçekleşme 9 katrilyon 9 trilyon lira oldu.

Yine performans kriteri niteliğinde olan net uluslararası rezervler hedeflerinde ise gerçekleşmeler alt sınırın üzerinde oldu. Örneğin, haziran sonu için alt sınır hedefi -7 milyar 800 milyon dolar iken gerçekleşme -5 milyar 755 milyon doları buldu.

 

Para programında takip edilen üçüncü gösterge ise net iç varlıklar. Ancak, net iç varlıklar için belirlenen hedefler performans kriteri niteliğinde değil. Yani bu göstergede hedeften sapılsa da stand-by anlaşmasındaki kredi dilimlerinin kesilmesi ihtimali yok.

 

Buna rağmen ilk yarıyılda bu göstergedeki hedefler de tutturuldu. Örneğin, haziran sonu için net iç varlıklarda üst sınır hedefi 28 katrilyon 739 trilyon liraydı. Gerçekleşme 26 katrilyon 374 trilyon lira oldu.

 

EKONOMİDEKİ CANLANMA İSTİHDAMI OLUMLU ETKİLEDİ

 

Geçen yılki kriz sırasında işsiz sayısı hızla yükselmişti. Bu yılın ilk yarısında ekonomide yaşanan canlanma ise işgücü piyasasına olumlu yansıdı. Kriz sırasında işini kaybedenler, işlerin açılmasıyla birlikte yavaş yavaş yeniden çalışma hayatına geri dönmeye başladı.

 

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, ikinci çeyrek dönemde işsizlik oranı yüzde 9.6 olarak gerçekleşti. Bu oran ilk çeyrekte yüzde 11.8’i bulmuştu. Ancak, ikinci çeyrekte gerçekleşen işsizlik oranı geçen yılın aynı dönemine göre hala çok yüksek. 2001 yılının ikinci çeyreğinde işsizlik oranı yüzde 6.9’du.

 

Çalışma iktisatçıları, DİE’nin anketlerle belirlediği işsizlik oranını, Türkiye şartlarına göre düşük buluyor ve kuşkuyla karşılıyor. Bu kişiler pratik bir çözüm olarak eksik istihdamdakileri de işsiz sayısına ekleyip daha gerçekçi bir işsizlik oranına ulaşılabileceğini söylüyor.

 

Bu yöntem izlendiğinde de yılın ikinci çeyreğinde işsizlik oranının düştüğü gözleniyor. İşsizlerle eksik istihdamdakilerin işgücüne oranı ilk çeyrekte yüzde 17.7’yi bulmuştu. Bu oran ikinci çeyrekte yüzde 15.4’e geriledi.

 

DİE’nin verilerine göre ilk çeyrek dönemde işsizlerin sayısı 2 milyon 462 bindi. İkinci çeyrekte bu sayı 2 milyon 217 bine indi. Aynı dönemde eksik istihdamdakilerin sayısı ise 1 milyon 238 binden 1 milyon 331 bine çıktı.

 

İkinci çeyrek dönemde işsizlik oranının gerilemesinde mevsimsel olarak tarımda ve inşaat sektöründe istihdamın artması etkili oldu. Ancak, sanayide ve hizmetler sektöründe de istihdamın önemli ölçüde arttığı görülüyor. Hatta tarımda ve inşaatta ikinci çeyrekte çalışan sayısı geçen yılın aynı dönemindekinin gerisinde kalırken, sanayide ve hizmetler sektöründe bu döneme göre de artış olduğu dikkati çekiyor. 

 

TARIMDA DEVLET İŞLETMELERİNDE ÇALIŞANLAR ŞANSLI

 

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) “Tarımsal İşletmelerde Ücret Yapısı Anketleri”nin sonuçları, tarımda devlete ait işletmelerde çalışanların şanslı olduğunu gösteriyor. Çünkü, devlet işletmelerinde çalışanların ücretleri özel işletmelerde çalışanların ücretlerini iki kattan fazla aşıyor.

 

DİE’nin verilerine göre, geçen yıl devlet tarım işletmelerinde çalışan mevsimlik işçilerin günlük yevmiyesi 14 milyon 550 bin liraydı. Özel işletmelerde ise günlük yevmiye 6 milyon 627 bin lira düzeyinde kalmıştı.

 

Sürekli işçilerin aylık ortalama ücretleri arasındaki uçurum ise daha derin. Geçen yıl devlet işletmelerinde çalışan tarım işçilerinin aylık ortalama ücretleri 492 milyon lirayı buldu. Oysa özel işletmelerde çalışanların aylık ücretleri 200 milyon lira düzeyindeydi.

 

Tarımda çalışan kadın işçiler için özel-kamu arasındaki ücret adaletsizliği erkeklere göre daha da fazla. Bu durum özel sektörde cinsiyetler arasındaki ücret farklılığının kamuya göre daha yüksek olmasından kaynaklanıyor. Devlet tarım işletmelerinde çalışan kadınların günlük yevmiyeleri erkeklerin yevmiyelerinin yüzde 91.3’ü kadar iken özel sektörde bu oran yüzde 71.2’de kalıyor. Kadınların aylık ücretleri tarım işletmelerinde erkeklerin aylık ücretleriyle hemen hemen aynı ve yüzde 98’i kadar. Özel sektörde ise kadınların aylık ücretleri erkeklerin aylık ücretlerinin yüzde 80.5’i düzeyinde bulunuyor.

 

Geçen yıl yaşanan krizden ise devlet tarım işletmelerinde çalışanların daha olumsuz etkilendiği görülüyor. 2001’de devlet işletmelerinde günlük yevmiyeler yüzde 26.1, aylık ücretler yüzde 23.8 arttı. Özel sektörde ise yevmiyelerdeki artış yüzde 26.3, aylıklardaki artış yüzde 43.7 oldu.

   

SANAYİDE REKABET YOK DENECEK KADAR AZ

 

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) yıllık olarak yaptığı çalışmalardan birini de “İmalat Sanayinde Yoğunlaşma Oranları” oluşturuyor. Bu çalışmanın sonuçları sanayideki rekabet düzeyini ortaya koyuyor.

 

Yoğunlaşma oranları, sanayi dallarındaki toplam satış hasılatı içinde en büyük dört firmanın payı alınarak hesaplanıyor. DİE, bu oranın 0-30 arasında olduğu sanayi dallarında düşük derecede yoğunlaşma bulunduğu yani rekabetin mevcut olduğu tanımını yapıyor. Söz konusu oranın 31-50 arasında olduğu sanayi dalları orta derecede, 51-70 arasında olduğu sanayi dalları yüksek derecede, 71-100 arasında olduğu sanayi dalları ise çok yüksek derecede yoğunlaşmaya sahne olan sektörler olarak belirleniyor.

 

İlk 4 firmanın satış hasılatının yüzde 50’nin üzerinde olduğu sanayi dallarının sayısı toplam sanayi dalı sayısına bölündüğünde ise ortaya tekelleşme oranı çıkıyor.

 

DİE’nin geçen ay yayınladığı 1999 yılı yoğunlaşma istatistikleri, imalat sanayinin yüzde 54.1’inde tekellerin hakim olduğunu gösteriyor. Çünkü, 122 sanayi dalının 25’inde ilk dört firmanın satış hasılatındaki payı yüzde 51-70, 41’inde ise yüzde 71-100 arasında bulunuyor.

 

Söz konusu verilere göre imalat sanayinde yoğunlaşmanın düşük derecede olduğu sektör sayısı ise 16. Buna göre sanayinin sadece yüzde 13.1’inde rekabet ortamı mevcut bulunuyor.

 

Rekabet ortamının mevcut olduğu sektörlerin başında konfeksiyon ve tekstil yer alıyor. Konfeksiyonda ilk dört firmanın satış hasılatındaki payı yüzde 9’da, tekstilde ise yüzde 11.3’te kalıyor.

 

Tekelleşmenin yüksek olduğu sektörlerin başında ise hava taşıtları imalatı, saat imalatı, spor malzemeleri imalatı gibi sektörler var. Bu sektörlerde faaliyet gösteren firma sayısı 4 veya daha az olduğu için bunların toplam satış hasılatındaki payları yüzde 100’ü buluyor.

 

TURİZMDE İLK YARIYIL PERFORMANSI PEK İYİ DEĞİL

 

Geçen yılı yeni rekorlara imza atarak geçiren turizm sektörü, bu yılın ilk yarısında iyi bir performans sergileyemedi. Aslında turist sayısı az da olsa yükseldi ama turizm gelirleri yerinde saydı.

 

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) verilerine göre, bu yılın ocak-haziran döneminde ülkemizi 5 milyon 40 bin turist ziyaret etti. Bu sayı geçen yılın aynı döneminde 4 milyon 816 bindi. Buna göre ilk yarıyılda turist sayısı yüzde 4.7 oranında arttı.

 

Geçen yıl 11 Eylül’de ABD’de yaşanan terör faciasından sonra tüm dünyada turizm hareketleri yavaşladığı için 2002’nin ilk ayında Türkiye’ye gelen turist sayısı da azalmıştı. Ancak şubat ayından itibaren turist girişinde yeniden artış başladı.

 

Mart ayında artış oranı yüzde 23.4 gibi çok yüksek bir oranı buldu ama bu sıçrama bazı batılı turistlerin Paskalya nedeniyle tatillerini öne almalarından kaynaklandığı için geçici oldu. Nitekim bu nedenle nisan ayında turist sayısında azalma yaşandı.

 

Mayıs ve haziran aylarında ise ülkemizi ziyaret eden turist sayısındaki artış çok yüksek düzeyleri bulmadı. Yine de 11 Eylül’e ve dünya ekonomisindeki durgunluğa rağmen ilk yarıyılda turist sayısının artması sevindirici bir gelişme oldu.

 

Gelirler yerinde saydı

 

Ancak, Merkez Bankası’nın yılın ilk 5 ayına ait verileri, turist sayısındaki artışa turizm gelirlerinin eşlik etmediğini gösteriyor. Ocak-mayıs döneminde turizmden elde ettiğimiz gelir 2 milyar 111 milyon dolar oldu. Geçen yılın aynı döneminde bu tutar 2 milyar 119 milyon dolardı. Buna göre 5 aylık dönemde turizm gelirlerimiz binde 4 oranında azalma gösterdi.

 

Turizm gelirlerinde de yeni yıl düşüşle başlamış ama şubat ve mart aylarında büyük artışlar görülmüştü. Ancak sonraki iki ayda turizm gelirleri yine gerilemeye başlayınca, ilk beş aya ait bilanço kötü çıktı.

 

Turist sayısı artarken turizm gelirlerinin yerinde saymasına, yılın ilk yarısında ülkemizi daha düşük gelirli yabancıların ziyaret etmesi neden oldu. Turist sayısındaki artış zengin ülkelerden gelen ziyaretçilerden çok eski Doğu Bloku ülkelerinden gelen ziyaretçilerden kaynaklandı.

 

Nitekim turizm gelirlerinin turist sayısına bölünmesiyle hesaplanan turist başına harcama tutarlarının nisan ve mayıs aylarında geçen yılın aynı aylarına göre epey gerilediği görülüyor. Geçen yıl nisan ayında ülkemize gelen turistler ortalama 627 dolarlık harcama yaparken bu yılın aynı ayında gelenlerin harcadığı para 560 dolarda kaldı. Mayıs ayında turist başına harcama tutarı daha da geriledi. Geçen yılın mayıs ayındaki turist başına harcama tutarı 672 dolardı. Bu yılın aynı ayında ise bu tutar 567 dolar olarak gerçekleşti.

 

Hedefler ne olur?

 

11 Eylül’ün ve küresel durgunluğun etkileri hesaba katıldığı için bu yıl turist sayısı ile turizm gelirlerinde artış öngörülmemişti. Hükümetin bu yıl ülkemizi ziyaret etmesini beklediği turist sayısı 11 milyon kişi. Turizmden elde edilmesi beklenen gelir ise 8 milyar 250 milyon dolar. Bu tutarlar hedefler belirlenirken 2001 yılı için yapılan gerçekleşme tahminleri ile aynı. Ancak 2001 yılında turist sayısı 11 milyon 619 bini bulduğu için hedefin tutması halinde bu göstergede gerileme olacak. Turizm geliri ise 8 milyar 90 milyonda kaldığı için hedefin tutması halinde gelirlerde artış yaşanacak.

 

Yılın ilk yarısında yaşanan gelişmeler, turist sayısında hedefin aşılmasının mümkün olduğunu gösteriyor. Bu gidişle bu yıl ülkemizi 12 milyonun üzerinde turist ziyaret edecek. Ancak zengin turistler yaz aylarında da ülkemizi ziyaret etmemişse turizm gelirlerinde artış olmayacak. 

   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz