"Yeni Zenginin Anatomisi"

Doç. Dr. Oğuz Işık -Yrd. Doç. Dr. Melih Pınarbaşıoğlu / ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyeleri “1980 öncesinde servet edinmenin yolları belli idi. Aşamalı bir zenginlikti. Koç, Sabanc...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Yeni Zenginin Anatomisi

Doç. Dr. Oğuz Işık -Yrd. Doç. Dr. Melih Pınarbaşıoğlu / ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyeleri

“1980 öncesinde servet edinmenin yolları belli idi. Aşamalı bir zenginlikti. Koç, Sabancı ve Eczacıbaşı ailelerinin hikayelerini düşünün. Bunlar zaman içinde, taş üzerine taş koyarak elde edilmişti.” Yeni zenginlik üzerine araştırma yapan Doç.Dr. Oğuz Işık ve Yrd.Doç.Dr. Melih Pınarbaşıoğlu’nun bu saptamaları, 1990 sonrası servet edinimiyle ilgili önemli saptamalar içeriyor. Geçmişin üretken, utangaç ve ölçülü zenginlerinin yerini aldığını belirttikleri bu yeni cemaatin özelliklerini iki uzman Capital için değerlendirdi. Gelir kaynağından yaşam biçimine, işte onların ilginç profili... 
 
“Türkiye’de 1980’li yıllar, ekonomik, kültürel, politik yaşamın her alanında olduğu gibi toplum içinde zenginliğin elde ediliş biçimi ve paylaşımında da çok büyük çaplı değişimlerin milat yılı oldu. 80 sonrası dönemin en ilginç özelliği, hem zenginliklerini elde ediş biçimleri hem de toplumun diğer kesimle ilişkileri, eskisinden çok farklı bir zengin kesimin ortaya çıkmış olmasıydı. Eskinin ölçülü zenginleri gitti yerine toplumdan diğer sınıflarından uzak, onlarla uzlaşmaya yanaşmayan, etrafı duvarlarla çevrili lüks sitelerde kendi dünyalarında yaşayan bir ‘yeni zengin’ kesim geliverdi.”

Bu sözler Ortadoğu Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Oğuz Işık ve Yardımcı Doç. Dr. Melih Pınarcıoğlu’na ait. Işık ve Pınarcıoğlu, Türkiye’nin yeni toplumsal yapısını inceliyor, farklı sosyal sınıflara  yönelik araştırmalar yapıyorlar. Onları, “kent sosyoloğu” olarak tanımlamak yanlış olmaz.

“Yoksullar” üzerine bir çalışma yapmak için bizzat 6 hafta boyunca “gecekondu kent” olarak bilinen Sultanbeyli’de yaşayan iki akademisyen, toplumun cemaatleştiğini, zenginlerin ve yoksuların birbirleriyle hiç ilişkiye girmeden yaşadıklarını söylüyor ve bu durumun  doğurabileceği olumsuz sonuçlara dikkat çekmek istiyorlar.

ODTÜ İşletme mezunu Melih Pınarcıoğlu, doktorasını University College London’da yerel ekonomik gelişme üzerine yapmış. Çalışmaları “kent ekonomisi”, “KOBİ”ler, yoksulluk ve yaşam kalitesi üzerine yoğunlaşıyor. Kent sosyolojisi ve kentleşme üzerine çalışan Oğuz Işık ise doktora çalışmasını University College of London’da konut piyasası ve gelişimi üzerine yaptı.

Işık ve Pınarcıoğlu, “yeni zenginler” cemaatine ilişkin yaptıkları ön çalışmadan elde edindikleri izlenimleri Capital ile paylaştı, “yeni zengin” cemaatinin yaşam biçimi, toplumsal olaylara yaklaşımı ile ilgili sorularımızı yanıtladı:

“Yeni zenginler; eski yoksullar” başlıklı bir makaleniz var ve bu konuda araştırmalar yapıyorsunuz. Bu çalışmalara nasıl başladınız? Hareket noktanız neydi?

Kent içi yoksulluk üzerinde çalışmak istiyorduk. Bunun içinde en uygun yerin İstanbul’da Sultanbeyli olduğuna karar verdik.1998’de proje belirginleşmeye başladı. O sıralarda 28 Şubat sürecinin yansımaları yoğun olarak hissediliyordu. Sultanbeyli’deki Atatürk heykeli ile ilgili tartışmalar gündemdeydi. Sultanbeyli birçok insan tarafından kentlerdeki yeni varoşun, yeni gruplaşmanın simgesi olarak algılanan bir yerdi. Orada 610 haneyi 3 bin 100 kişiyi kapsayan bir anket gerçekleştirdik.

Bizim çıkış noktamız; gerçekten uç olarak tanımlanabilecek bir örnekten giderek kent içi yoksulluğu çalışmaktı. O bölgede kent içi yoksulluğa ek olarak İslamiyet’e dayanan toplumsal ilişkileri inceleme olanağı da yakaladık.

Başlangıç noktamız gerçekten buydu. Fakat çalışmada ilerledikçe bu işin aslında iki boyutu olduğunu gördük. Bir tarafta 1980 sonrasında eskisinden çok farklı bir yoksullaşma tarzı doğduğunu ortaya çıkardık. Ardından da bu çalışmayı  “Nöbetleşe Yoksulluk” adını verdiğimiz bir kitaba dönüştürdük. Öte yanda bu gelişmeyi bir anlamda tamamlayan yeni bir zenginleşme biçimi olduğunu gördük.

Yani bize sorarsanız 21’inci yüzyılın başındaki Türkiye’nin en önemli gerçeklerinden bir tanesi bu...Giderek birbirinden kopma eğiliminde olan zengin ve yoksul kesim. Bu farklılaşmanın eskisinden çok farklı dinamikleri var. Bir takım kültürel öğeler bu farklılaşmaları besliyor ve daha belirginleştiriyor, daha kalıcı hale getiriyor.

“Yeni zenginlik” kavramı konusunda ne gibi tespitleriniz var?

“Nöbetleşe Yoksulluk” adındaki kitabımızı çıkardıktan sonra 2001’in yaz aylarında lüks sitelerde bir alan çalışması gerçekleştirmek, anket yapmak istiyoruz. Bu tip sitelerdeki konutların toplam sayısını tespit etmeye çalışıyoruz şimdi... Anketlerde de aile büyüklüğü, eğitim seviyesi, meslek, çocuk sayısı ve çocukların devam ettiği eğitim kurumları ile ilgili sorular sormak bu grubun profilini ortaya koymak istiyoruz. Toplumsal olaylara yaklaşımlarını, bakış açılarını incelemek istiyoruz.

Geçtiğimiz aylarda bir yüksek lisans öğrencimiz Kemer Country’de görüşmeler gerçekleştirdi. Ancak, şu anda elimizde yeni zenginlere ilişkin net, araştırmaya dayanan onların profillerini ortaya çıkaran bir çalışma yok.

Tespitlerimiz gözlemlerimize dayanıyor . Bu konuda söyleyebileceklerimiz, daha önce yaptığımız çalışmalarda elde edindiğimiz deneyimleri kullanarak çıkardığımız sonuçlardır.Şu an “toplumsal kalite, kent kalitesi” ile ilgili bir başka araştırma yürütüyoruz...Yoksullar ile ilgili ve orta sınıftan düşüşleri incelemeyi planlıyoruz. Şu ana dek Ankara’da bin 500 civarında anket yapıldı, İstanbul’da yapılacak. Gelişen kentler olarak Denizli, geriye düşen kentler olarak Sinop ve Güneydoğu Anadolu’dan bir kenti alacağız. Böylelikle, yoksullar-orta sınıflar ve zenginler şeklinde bir üçlemeyi tamamlayacağız.

“Yeni zenginler” dediğimiz kitle nasıl bir süreçte ortaya çıktı?

Türkiye’nin yakın tarihine baktığımızda, 1980’li yılların başı önemli bir dönüşümün başlangıç  tarihi. 80’li yıllarda toplumsal, ekonomik ve politik yaşamın her alanında olduğu gibi, toplum içinde zenginliğin elde ediliş biçimi ve paylaşımında da çok büyük çaplı değişimlere tanık olduk. 1980 öncesinde Türkiye’de içe yönelik sanayileşme politikası uygulandı ve bunun temeli şu; devletin toplum içinde oynadığı çok önemli, hakim bir rolü var. Devlet toplumsal ilişkilerde bir anlamda hakem diyebileceğimiz bir rol oynuyordu.

Toplumun bir yandan bütününü saran “pasif güven” dediğimiz güven duygusu daha sağlamdı...Yani toplumsal kuralların işlediğine inanıyorsunuz, hukuk sisteminin, sendikal ilişkilerin şu ya da bu şekilde işlediğine inanıyorsunuz. Daha da önemlisi; toplumdaki farklı sınıflar arasında bir uzlaşma, anlaşma var. Toplumun bütününü birbirine bağlayan görünmezde olsa bir bağ, anlaşma vardı. Geleceğe güven, kendini toplumun farklı sınıflarıyla aynı gemide hissetmek, ortak değerler gibi değişik tanımları barındıran bir duygu aslında bu “pasif güven” dediğimiz.

Bu görünmez bağı sağlayan esas olarak devlet. Gelir uçurumları bu kadar fazla değildi. Farklı gelir gruplarından, farklı toplumsal sınıflardan gelen insanlar birbiriyle ilişki içindeydi. Benim çocukluğumda okuduğum ilkokulun öğrencileri arasında farklı gelir gruplarından insanlar vardı.

Devletin, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri sürdürdüğü toplumsal hakemlik rolünü terk etmesi, toplumsal uzlaşmanın yıkılması ve bir ölçüde ekonominin yeni kurallara göre işlemeye başlaması Türkiye’de gelir farklarının gelir daha önce görülmeyen boyutlara varmasına sebep oldu. Ekonomik ilişkiler kazananları ve kaybedenleri hızla birbirinden kopardı. Toplumun hemen her kesimi, gerginliğe ve kendi gibi olmayanları dışlamaya yönelik, daha saldırgan öğeler içeren tavırlar geliştirmeye başladı. 1980 sonrası dönemin en ilginç özelliklerinden biri, hem zenginliklerini elde ediş biçimi, hem de devlet ve toplumun diğer kesimleri ile ilişkileri, eskisinden çok farklı bir zengin kesimin ortaya çıkmış olmasıydı.

Bu “yeni zengin” diye adlandırılan kesimin  toplumsal profilline ilişkin neler söyleyebilirsiniz?

1980 öncesinde zenginliğin biçimleri, servet edinmenin yolları belli idi. Bu ister istemez aşamalı bir zenginlik olmak zorundaydı. O yılların başarı öykülerini bir anımsayın. Koç, Eczacıbaşı ve Sabancı ailelerinin hikayelerini düşünün. Bunlar zaman içinde, taş üzerine taş koyarak, hakikaten belli bir çaba sonucu elde edilmiş zenginliklerdi. Toplumdaki varlıklarının nedenini esas olarak devlet öncülüğündeki uzlaşmaya borçlu olduklarının bilincindeydiler.

1980 sonrasında ise eskinin topluma karşı saygılı, devlete karşı sesini fazla yükseltmeyen, zenginliğini göstermekten ürken, utangaç ve ölçülü zenginler gitti, yerine kendilerini bile şaşırtan bir hızla sınıf atlayabilen bir kesim geldi. Bu kesim zenginliğini her yolla göstermekten kaçınmıyor, hatta keyif bile alıyor diyebiliriz.

Medyada bazen “Beyaz Türkler” olarak da anılan bu kesim varlığını esas olarak devletin eski rollerinden çekilmiş olmasına borçlu.

Davranış ve yaşam biçimlerinin belirgin özellikleri neler?

Toplumun geri kalanı ile kesinlikle uzlaşmaya yanaşmıyorlar. İçe kapanmış, cemaatleşme benzeri bir tavır içine girdi yeni zenginler... Benzer bir cemaatleşme eğilimini biz toplumun en alt kesimlerinde, gecekondu bölgelerinde de saptadık. Bu ortamın en büyük tamamlayıcısı 80’lerde yeşermeye başlayan, 90’larda tam olarak yerleşen “tüketim kültürü” oldu.

90’lı yılların kültürel ikliminin belki de en göze çarpan öğesi, büyük ölçüde yeni zenginlerin ve medyanın sayesinde yaygın hale gelen “tüketme arzusu” ve “para kazanmak” yüceltildi.

Bizim esas “yeni zengin” dediğimiz grubun ne zaman zenginleştiği önemli değil ama son 20 yıllık dönem içinde “çok şey talep eden ve hiçbir şey vermeden, sorumluluk yüklenmeden yaşamak isteyen” bir ideolojiyi benimseyen bir grup bu... Kentten tamamen soyutlanmış, etrafı duvarlarla çevrili mahalleler yaratan da bu grup.

Bakın şöyle bir örnek vereyim; duvar mahalleleri yaratarak kentten tamamen kopan bir şirketin sahibi 20 Şubat 2000 tarihli Hürriyet gazetesinde şöyle bir açıklama yapıyor: “Türkiye bir koyun sürüsü. Ancak düzgün çobanlar yönetirse, ülke doğru yolda yürür”. İnanılmaz derecede otoriter, kimseyi dikkate almayan, kendisinin en iyi düşündüğünü zanneden bir kesim...

Yeni zenginler, kendileri gibi olanlarla işbirliği yapma ve onlarla birlikte yaşama eğiliminde. Bunun bir sonucu olarak kendilerine özgü bir hayat tarzını da gerçekleşme adımları attılar. Yeni zenginlerin kentten kaçışı ve şehir dışında etrafı duvarlarla çevrili, özel güvenlik sistemleri ile korunan kalelerindeki huzur arayışını kastediyoruz. Üst sınıfların kentten kaçışını simgeleyen bu yerleşimlerin en ünlüleri Alkent 2000, Kemer Country, Beykoz Konakları gibi yerleşimler.

Türkiye’de “zengin” araştırması yapmak kolay değil. Kişisel servet konusunda şeffaf bir toplum sayılmayız. Siz zengin mahallelerinde çalışırken başka hangi konulara yoğunlaşacaksınız?

İstanbul’da kentsel şiddet yüksek değil. Suç oranı diğer metropollere oranla çok düşük ama yine de yeni zengin ideolojisi yaşadığı sitelerin etrafını duvarla çeviriyor, kendi steril dünyasında yaşamak istiyor.

Biz Sultanbeyli’de araştırma sırasında 6 hafta yaşadık. Oradaki belediye, halk bize çalışmamız için yardımcı oldu. Türbanlı genç kızlar tuttuk, bizim çalışmamız için anket yaptılar. Ancak, Alkent 2000’e, Beykoz Konakları’na girip aynı çalışmayı yapamazsınız. Bazı açılardan çok muhâfazakar ve kapalı bir grup bu yeni zenginler...

Bu grubun hayat tarzını belirleyen diğer unsurlar nedir?

İstanbul’daki yeni zenginlerden örnek vereyim. 1980’lerin ortalarına  kadar İstanbul’da zenginler kent içinde yaşardı. Avrupa yakasında Teşvikiye, Etiler ve Yeşilköy civarı; Anadolu yakasında ise Fenerbahçe, Moda gibi semtlerde otururlardı. Ardından hızla kenti terk etmeye başladılar ve şehre çok uzak olmayan yerlerde, korunaklı, kendilerine ait yaşam alanları kurdular.

Kentteki hareket açısından çok negatif sonuçlar doğurabilecek bu hareket 90’larda hızlandı. Kente otoyollar vasıtasıyla çok hızlı iletişim kurabiliyor. Çocuklar için özel okullar açılıyor ve kendi steril,  “camdan” dünyasına kapanıyor. Bu iş her zenginin, her holdingin kendi üniversitesini kurmasına kadar uzanıyor.

Oysa eğitim, sağlık ve ulaşım toplumu birleştiren, farklı sınıfların birbiriyle temas etmesini sağlayan bir yapıda olmalı. Avrupa kentlerinde zengini de, yoksulu da metroya binmek zorundadır. Kent o şekilde örgütlenmiştir. Biri metroya arabasıyla gelir, diğeri otobüsle veya yaya gelir ama orada buluşur. Türkiye’de farklı grupları bir araya getiren öğeler giderek azalıyor. Kentteki hayatımızı başka gruplara dokunmadan, değmeden sürdürebileceğimiz mekanizmalar yaratıldı.

Biz esas olarak bunun çok vahim olduğuna inanıyoruz. Bu noktada yerel politika tarzının da çok önemli olduğunu, belediyelere de büyük görev düştüğünü vurgulamak istiyorum. Kentteki açık alanlar sistemi parklar, bahçeler, eğitim ve sağlık kurumları gibi ortak noktalar oluşturulmalı.

Melih Pınarcoğlu’nun doktora çalışması, Denizli ve Bursa’daki sanayi ve toplum yapısını karşılaştırıyor. “Anadolu Kaplanı” dediğimiz illerde oluşan yeni toplumsal yapı ve zenginliğe ilişkin tespitleriniz nedir?

“Anadolu kaplanı” diye adlandırılan girişimciler, 1980 sonrası doğan hareket alanı sayesinde ortaya çıktı. KOBİ diyebileceğimiz işletmelerde enformel ağlar çok önemli. Hem patronlar hem de çalışanlar kişisel ilişkiler ve ilişki ağları sayesinde işleri yürütüyor. Ancak bu ilişki ağlarını kullanarak iş yaşamında yükselebiliyorlar.

Sanayinin gelişmesi elbette pozitif bir şey ama Anadolu kaplanlarının bir ayağı aksıyor. Çünkü, ucuz emek kullanılarak rekabet avantajı yakalamaya çalışmak uzun vadede geçerli bir strateji olamaz. Batılı ülkeler çok sayıda işkolunu kapatmış durumda ve çimento, tekstil gibi sanayi kollarını az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere taşımaya çalışıyor. Bu iklimi değerlendiren bir dönem Anadolulu işadamları yükselişe geçti. Bu işleri Türkiye’den daha ucuza yapan ülkeler ortaya çıkınca tıkanma başladı. Artık ucuz emek ile düşük katma değerli ürün üretiminden sıyrılıp bir atılım yapmaları gerekiyor ama bir adım öteye gidebilmek için motivasyon, planlama ve bilgi birikimi gerekiyor.

Yeni zenginliğin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’de yeni zenginliği yaratan kaynakların üç ayağı var; sanayi, kent arsaları ve finans kesiminden elde edilen faiz gelirleri. Türkiye’de kent arsalarının işgali, alım-satımı yoluyla kolay rantlar elde edilebiliyordu. Bu durum artık eskisi kadar kolay değil, kent arsaları neredeyse doldu. Finans sektöründen ciddi faiz gelirleri sağlanıyordu. Sanayi şirketlerinin bilançolarına baktığınızda “faaliyet dışı kârlar” kategorisinde üretim ve satışlardan elde edilen kârlardan daha ciddi kârlara rastlamak mümkündü. Artık değil. KOBİ’lere ve sanayinin geneline yeni bir yön verilmesi gerekiyor.

Bankacılık sektöründe işsiz kalan insan sayısının 10 bine yaklaştığı, tekstil sektöründe birlerce kişinin işsiz kaldığı yazılıyor. Bir şeyler sona yaklaştı ve değişim şart oldu. Orta sınıf da artık çok güvenli iş imkanlarına ulaşamayabilir, bir yıl çalıştıysa bir yıl işsiz kalabilir. Son 20 yıldır yaşadığı yukarıya doğru yükselişte ciddi sorunlar ortaya çıkabilir. Çünkü, orta sınıfı ayakta tutan yeni zenginlik ideolojisi yavaş yavaş eriyor. Gecekondu mahallelerine yerleşerek kentsel ranttan payını alan alt sınıfında işi eskisi kadar kolay olmayacak.

ÜNİVERSİTE KAMPÜSLERİ SERVETİN SERGİLENDİĞİ ŞOV YERLERİNE DÖNÜŞTÜ

Yeni zenginlik ideolojisinin baskın olduğu bir ortamda yetişen gençlerin profilleri ve davranış biçimleri nasıl?

Türkiye’de yüksek standartta eğitim veren, iyi devlet üniversitelerine bile girebilmek gerçekten her kulun harcı değil artık. ODTÜ, Boğaziçi ve Hacettepe gibi olması gereken düzeyde eğitim veren kurumlara girebilmek çok ciddi bir altyapı gerektiriyor. ODTÜ’ye gelen öğrencilerin yapısı giderek homojenleşiyor. Öğrencilerin büyük çoğunluğunun,
ortanın üzerindeki ailelerden geldiğini görüyoruz. 1960’larda, 70’lerde başarılı köy çocukları memleketinde ortaokulu, liseyi bitirip ODTÜ’ye girebiliyordu. Şimdi bunlar çok münferit... Böyle bir şey olduğunda, çocuklar gazetelere çıkıyor.

Biz ikimiz de İngiltere’de eğitim aldık. Oxford’a aristokrat, süper zengin ailelerin çocukları da gelir. Üniversite içinde o adamın acayip zengin olduğu hissetmezsiniz. Çocuk barda da çalışır, okula da otomobilleriyle gelmezler. Üniversite içinde şov yapılmaz.

Bilkent Üniversitesi’nde, diğer özel üniversitelerde hatta ODTÜ’de de görüyoruz, öğrenciler zenginliklerini sergilemekten kaçınmıyorlar. Bilkent Doğu Kampüsü’ne bir öğrenci BMW 318 ayarı bir modelden aşağı sınıfta bir araba ile giderse tutunamaz” gibi laflar dolaşıyor... Bizim derdimiz burada. Yoksa özel üniversitelerde çalışan çok sayıda iyi yetişmiş, değerli öğretim üyesi var.

“CEMAATLEŞME PROBLEMİNİ TOPLUMSAL UZLAŞMA ÇÖZER”

Toplumda zenginler ve yoksulların kendi aralarında cemaatleşmelerinden doğabilecek olan sorunlardan bahsettiniz. Çözüm öneriniz nedir?

Biz burada devletçi bir örgütlenme tarzı önermiyoruz. Devletçiliğe dönüş tarzı bir şey değil bizim önerdiğimiz...Çok kısaca özetlemek gerekirse; Türkiye’de bir tarafta küreselleşmenin getirdiği her şeye “kötüdür” diye bakan ve bu kavramlarla hiçbir şekilde yakınlaşmaya, uzlaşmaya niyeti olmayan ve “sol kesim” diye adlandırılan bir grup var.

Öbür tarafta küreselleşmenin getirdiği her şeyi olduğu gibi sorgulamadan kabul eden bir kesim var. Halbuki biz oluşması gereken yeni tavrın biraz arada bir yerde olması gerektiği iddiasındayız, bunu savunuyoruz. Kutuplaşmalar toplumsal tavırlarda da ortaya çıkıyor. Türkiye’de sadece uçlarda oluşan tavırlar var.

Solun ve sağın dikkat etmesi gereken şu; başarı öyküleri tamam ama başarısızlık öykülerini de atlamamaları irdelemeleri gerek. KOBİ’lerin en son çıkan yasa tasarısında bile inanılmaz bir ilk yatırım, “initial investment”   desteği koydular. Örneğin Denizli’de bu tip bir politikanın sonuçları yaşandı. Birileri acayip zengin oldu, büyüdü. Geri kalanlarda battı. Geriye kalanlarda hiçbir gelişme yok. Denizli mucizesi deyimi bence çok yanlış. Sadece Denizli’nin en tepesindeki insanların kurduğu EGS mucizesinden bahsediyoruz. Öteki adamlar ne oldu bilmiyoruz. Kimse başarısızlık öyküleri üzerinde düşünmüyor.

YENİ ZENGİNLİK İDEOLOJİSİ GÜNLÜK HAYATA NASIL YANSIYOR?

ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyelerinden Yard. Doç. Dr. Melih Pınarcıoğlu ve Doç. Dr. Oğuz Işık, yeni zenginlik ideolojisinin günlük hayata eğitim, sağlık ve ulaşım gibi hizmet sektörlerine nasıl yansıdığını şöyle özetlediler:

TOPLUMSAL SINIFLAR BİRBİRİNDEN UZAKLAŞTI: Bizce tehlikeli olan ve asıl dikkat çekmek istediğimiz nokta; toplumdaki her grup sadece kendisi gibi olanlarla ilişkiye giriyor. Asıl çarpıcı olan da toplumun her kesiminde bu davranış biçiminin hakim olması. Zengin kesime baktığınızda sadece ve sadece kendisi gibi olanlarla işbirliği yapıyor. Sadece kendisi gibi olanlarla birlikte yaşama eğilimi var.

Orta sınıflarda kendi yakın çevreleriyle ilişki içinde. Ancak, orta sınıfların hareket alanı zaten giderek daraldığı için onların bu davranışı çok göze batmıyor.

YOKSULLARIN MÜCADELE YÖNTEMİ: Ancak, Sultanbeyli gibi gecekondu alanlarında da yoksul kesiminde kendi ilişki ağlarını oluşturduğunu gözlemledik. Başkasının giremediği, başkasıyla uzlaşmaya açık olmayan bir ağ kuruyor. Evet yoksullar da evine eşya alıyor ama bu yeni zenginlik sisteminin bir başarısı değil. Bu sosyal devletin hiçbir zaman gerçekleşmediği bu ülkede yoksulların yaptığı hayatta ve ayakta kalma mücadelesinin getirdiği dönüştürme kapasitesinin bir başarısı...

Yoksul kesim gecekondu edinmekten tutun iş bulmaya kadar kendi çözümünü kendi üretiyor. Bütün bu gelişmelerin sonucunda toplum giderek birbiriyle teması olmayan ağlara dönüşüyor. Bunun en çarpıcı örneklerini kentsel gündelik hayatta görüyoruz. Eğitim sisteminden örnek verelim. 1980 öncesinde eğitim sistemi toplumda bütünleştirici bir rol oynayabiliyordu.

Çocuklar gündelik yaşamlarında kendi ailelerininkinden farklı hayat tarzlarını görmeden büyüyor. Yeni nesil farklı yaşam biçimlerini ancak televizyon ekranından izliyor. Oysa bizim zamanımızda ilkokul arkadaşlarımızın her biri toplumun farklı kesimlerinden gelirdi.

EĞİTİM, SAĞLIK VE ULAŞIM HİZMETLERİ FARKLILAŞTI: Eskiden zengini de, fakiri de, memuru da, işçisi de aynı sağlık kurumlarından faydalanırdı. Sosyal sigorta sisteminin çöküşü ve özel sektörün sağlık sistemindeki ağırlığının artmasıyla birlikte sağlık sistemi de toplumu bütünleştirme, aynı çatı altında toplama niteliğini kaybetti. Şimdi ise neredeyse tam tersine ayrıştırıcı bir rol oynuyor. Özellikle İstanbul’da bu kontrastlar çok belirgin.

Toplumun farklı kesimleri farklı sağlık kurumlarını kullanıyor, çocuklarını farklı eğitim kurumlarına gönderiyor, kent içinde yaşadıkları yerler birbirinden farklı ve hatta farklı ulaşım araçlarını kullanıyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa kent içindeki farklı sınıfların birbirine değmeden yaşadığı sınıflar haline geldi.

 


 

 

 

 

 

 

 

 


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz