Büyük gizem peşinde

Otokoç Genel Müdürü Görgün Özdemir'in fotoğrafçılık ile ilgili sorularımıza verdiği yanıtlar...

27 TEMMUZ, 20170
Paylaş Tweet Paylaş
Büyük gizem peşinde

Özlem Aydın Ayvacı

oaydin@capital.com.tr

Otokoç Genel Müdürü Görgün Özdemir, 1991’de fotoğraf çekmeye başladı. Fotoğrafın gücünü hayatın ta kendisinden aldığını, yaşamı, kültürleri, insanları, dramı, acıyı, mutluluğu tanımanın ve belgelemenin en iyi ve fakat en zor yolu olduğunu fark etti. Böylece fotoğraf hayatında tutkuya dönüştü. En son kardeşi Tayfun Özdemir’le birlikte gittiği Hindistan’da çektiği fotoğrafları “Doğu’nun Gizemli Dengesi” adlı sergiyle sanatseverlerle buluşturan Özdemir, “Bundan sonraki hedefim Myanmar, Doğu Kamboçya, Laos ve Vietnam. Bir de Nepal’e gitmeyi çok istiyorum” diyor.

Kenya’da üstü açık safari araçlarındaydık. Arkadaşlar ilkokul çocuklarını gördü, çekmek için indiler. Araçta bir tek ben kalmıştım ki bir tane babun içeri atladı. Bizi de ‘Babunlara dikkat edin’ diye uyarmışlardı. Neyse ki benimle çok ilgilenmedi. O an ne olacak şimdi diye çok korkmuştum. Epey büyük bir babundu. Zaten maymunlar çok güçlü olur. Allah’tan ilgisini başka bir şey çekti de kapıdan çıktı gitti.” Otokoç Genel Müdürü Görgün Özdemir, unutamadığı bu anısını fotoğrafçılık hobisi sayesinde yaşadı. Bu sayede adrenalinin böylesiyle tanıştı. Geçtiğimiz aylarda 3’üncü fotoğraf sergisini açan Özdemir, emekli olunca boncuk dizmeye başlayan Can Kıraç’tan etkilenerek kendisine bir hobi arayışına girişti. Fotoğrafçılığın öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir alan olduğunu düşünerek fotoğrafa yöneldi. 1991’de fotoğraf çekmeye başladı. Fotoğrafın gücünü hayatın kendisinden aldığını, yaşamı, kültürleri, insanları, dramı, acıyı, mutluluğu tanımanın ve belgelemenin en iyi ancak en zor yolu olduğunu fark etti. Böylece fotoğraf hayatında tutkuya dönüştü. En son kardeşi Tayfun Özdemir’le birlikte gittiği Hindistan’da çektiği fotoğrafları “Doğu’nun Gizemli Dengesi” adlı sergiyle sanatseverlerle buluşturan Özdemir’le galeride buluştuk. Özdemir, “İlk Kenya’ya gittim. Sonra Küba, Hindistan ve Güney Afrika’ya gittim. Modern hayattan çok farklı dünyalar olduğu için buralarda çektiğiniz fotoğrafları paylaşmak istiyorsunuz. Hikayesi olan yerleri paylaşmak istiyorum. Doğunun gizemli yerlerini gezmeye devam edeceğim” diyor. Özdemir’in sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle: 

  • Fotoğrafçılığa ilginiz ne zaman başladı? 

Türkiye’nin ilk profesyonellerinden biri olan Can Kıraç, 1991 yılında emekli oldu ve emekli olur olmaz boncuk dizmeye başladı. Boncuklardan nesneler yaptı. Daha sonra fotoğraf çekmeye başladı. Onun bu dönemi, çok dikkatimi çekti. Bu arada mali işlerde çalışıyordum ve bizden büyüklere “üstad” derdik. Üstadlar emekli olur ve sonra ofis açarak defter tutmaya devam ederlerdi. ‘Gün gelecek biz de emekli olacağız o zaman için bir şeyler yapmak gerekir’ diye düşündüm. Can Bey’den çok etkilendim. Fotoğrafçılığın öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir alan olduğunu düşünerek fotoğrafa yöneldim. 1991’de fotoğraf çekmeye başladım. Fotoğrafın gücünü hayatın ta kendisinden aldığını, yaşamı, kültürleri, insanları, dramı, acıyı, mutluluğu tanımanın ve belgelemenin en iyi ancak en zor yolu olduğunu fark ettim. Böylece fotoğraf hayatımda tutkuya dönüştü. Fototrek fotoğraf merkezinde aldığım eğitimden sonra fotoğrafçılığa daha fazla zaman ayırmaya başladım. Başladığım yıllarda makaralı fotoğraf makineleriyle çekim yapıyorduk. Profesyonel yaşamımda çok vakit alıyordu. 2005 yılından sonra dijital fotoğraf makineleriyle tanıştıktan sonra fotoğrafçılık için ayırdığım zaman daha yeterli hale geldi. Ondan sonra çalışmalarım daha da hızlandı. 

  • Hangi makineyle çekmeye başladınız? 

Canon’la başladım ama sonra Nikon’a geçtim. Şimdi elimde Sony Alfa A6000 ve bir de Nikon D800 var. 

  • İlk önce nelerin fotoğraflarını çekiyordunuz? 

İnsanların olduğu kareler fotoğrafta daha etkili. Türkiye’de fotoğrafçılığa ilk başladığınız yıllarda ilk gideceğiniz yer Tarihi Yarımada ve Haliç’in etrafındaki Galata ve Balat’tır. İlk oralardan başladık, keyif alınca çok yoğun bir şekilde devam ettim. 

  • Tek başınıza mı çekmeye başladınız, sizinle beraber fotoğraf çeken arkadaşlarınız var mıydı? 

Değişiyor. Bir grup arkadaşımız var, onlarla da çıkıyoruz. Vakit bulduğum zaman tek başıma çıktığım da oluyor. Hatta pazar sabahları aileyle birlikte kendimizi Balat sokaklarına atmışlığımız da çok olmuştur. Eşim ve çocuklarım geziyor ben de çekiyordum. Fotoğrafın böyle bir getirisi de oluyor. Gezip görmek için hedefler koyuyoruz. Aynı zamanda spor da yapmış oluyoruz. Elime fotoğraf makinesini aldığım zaman kaç kilometre gittiğimi fark etmiyorum bile. 

  • Kaç çocuğunuz var? 

İki kızım var. Biri 18 yaşında, bu yıl eczacılığa başladı. Diğeri 8 yaşında ilkokul 4’te okuyor. 

  • Onlarla bu tarz fotoğrafçılık gezileri yapıyor musunuz? 

Tabii ikisini de birleştirmiş oluyorduk ama son dönemlerde hobim çok farklı boyuta gittiği için daha çok fotoğrafçılarla dolaşıyorum. Mesela bir fotoğrafçı ekiple Küba’ya, sonra Kenya’ya gittim. 

  • Üçüncü fotoğraf serginiz için kardeşinizle Hindistan’a mı gitmiştiniz… 

Evet, kardeşim de son 5 yıldır fotoğrafçılığa merak saldı. O da Aygaz’da bölge müdürlüğü yapıyor. Bir Hindistan planlaması yaptım. O da meraklı olunca “Sen de gelir misin” dedim. Onun da çok hoşuna gitti, birlikte gittik.

  • Fotoğrafa ilgi duyan arkadaşlarınız var mı? 

Koç Holding’de ve Setur’da birkaç arkadaşımız var ama birlikte gitmedik. Setur’dan bir arkadaşımız da sergi açtı. 

  • Koç Holding’de bildiğimiz kimler fotoğrafa ilgi duyuyor? 

Koç Holding’de rahmetli Mustafa Bey çok iyi bir fotoğrafçıydı. Tanıdığım en meraklı isim oydu. 

  • Fotoğraf için yaptığınız gezilerde anılar biriktirmişsinizdir...

İlk Kenya’ya gittim. Sonra Küba, Hindistan ve Güney Afrika’ya gittim. Buralar başka kültürler. Modern hayattan çok farklı dünyalar olduğu için buralarda çektiğiniz fotoğrafları paylaşmak istiyorsunuz. Yoksa gidip aynı ortamda bulunduğunuz Avrupa ülkelerindeki fotoğraflardan bir hikaye çıkmıyor. Zaten toplam iki üç hafta tatil yapabildiğimiz için bir haftasını fotoğraf seyahatlerime ayırabiliyorum. Hikayesi olan yerleri paylaşmak istiyorum. Bu nedenle ilk Kenya’ya gittim. Sonra bir kez daha gittim. Kenya’da dikkatimi çeken iki şey vardı. Tabii orası bütün vahşi hayvanların yaşadığı bir dünya. Safari aracına bindiğiniz zaman kendinizi gerçekten belgeselde hissediyorsunuz. İlk gittiğimde çok etkilenmiştim, arabanın üstüne çıkıyorsunuz etrafınızda zürafalar, filler… 

  • Aslanlar? Beş büyükler? 

Aslanları öyle hemen göremiyorsunuz. Ama otlayan koyun sürüleri gibi ceylanları, zebraları görebiliyorsunuz. Beş büyükleri görmek önemli. Bunlardan biri aslan diğeri çita bir diğeri fil, gergedan ve en zoru da leoparı görmek. Ben birkaç kere leoparı gördüm ve fotoğrafladım. Çok keyifliydi. Masai Mara’ya gitmiştik. Oradaki doğal yaşamdan da çok etkilendim. İlk sergim Masaili Çocuklar’dır. Karma bir sergide yer almıştım. İlk sergimi 2012 yılında açmıştım. Artık 2 yılda bir sergi açıyorum, planlamasam da öyle denk geliyor. 

  • Küba’ya ne zaman gittiniz? 

2014 yılında gittim, kasım ayıydı. Oraya geç kaldım. Yavaş yavaş değişim başlamış. Hep söylenirdi, 1950’lerden kalma Amerikan araçları var sokaklarında diye ama artık onlar turistik olmuştu. Küba da enteresandı ve inanılmaz şekilde mutlulardı. 

  • Hindistan’ı konu alan son serginizde hangi gözlemleri paylaşıyorsunuz?

Enteresan bir ülke Hindistan. Birçok medeniyeti içinde barındırıyor. Dünyada hiçbir ülke, Hindistan’daki kadar dini çeşitliliğe ve zenginliğe sahip değil. Budizm, Sihizm, İslam, Hinduizm ve Caynacılık var. Bir milyar nüfuslu ülkede 130 milyon Müslüman var ve 23 dil konuşuluyor. Son sergimle vermek istediğim mesaj da doğunun gizemli dengesi. Gerçekten çok farklı kültürler, diller, dinler, giyimler ve yapılar var. Bu kadar karmaşık bir ortamda müthiş bir denge ve uyum içinde yaşıyorlar. Kimse kimsenin inancına karışmıyor. 

  • Din her şeye, yaşama hakim mi? 

Tabii… Zaten sergideki fotoğraflara baktığınız zaman çoğunun dini yaşamı yansıttığını görürsünüz. Örneğin Ganj Nehri, Hinduizm inancına göre kutsal. Hindular nehri Tanrıça Ganga’nın kişileştirilmiş formu olarak kabul eder ve bu nedenle insanlar nehre tapar. İnançlara göre belirli günlerde nehirde yıkanmak günahların affedilmesi ve tövbelerin kabul görmesini sağlar. Hinduzim’deki ölü yakma geleneği nedeniyle birçok insan Hindistan gibi büyük bir ülkede binlerce kilometre yol kat ederek yakınlarının küllerini bu nehre serper. Hindu inançlarına göre nehrin suyu da kutsal ve insanlar için kurtuluş yolu. İnanışa göre bu sudan bir yudum bile içmeden ölmek tamamlanmamış bir hayat anlamına geliyor. Bununla birlikte ölüm döşeğinde bir hastaya son nefesinde nehrin suyundan içirmek cennete gitmesinin garantisi. Bir de Holi festivalleri var. Orada da fotoğraflar çektim. Baharın gelişini dini ritüellerle kutluyorlar. Din gerçekten yaşama çok hakim. Budistlerde de birçok şeyin bir tanrısı var. Gitmeden önce hazırlanıyorum, çok okuyorum. 

  • Hindistan’ın nerelerini gezdiniz? 

Hindistan’da bir altın üçgen vardır. Bu altın üçgen Delhi-Agra-Jaipur’dan oluşuyor. Varanasi de mutlaka görülmesi gereken bir yer. Varanasi Budizmin merkezi. Orada ölü yakma törenlerini de gördük, çok enteresandı. Ölülerin yakılıp Ganj Nehri’ne atılması çok meşhur. Reenkarnasyona yani yeniden doğuşa inanılıyor. Dolayısıyla Ganj Nehri’ne atılınca küllerinden yeniden doğacaklarına inanıyorlar. Ama fotoğraf almak yasak, uzaktan fotoğrafladım. O ölü yakılan yerlerin hemen arkasında 2-3 katlı binalar var. Oralarda insanlar hiçbir şey yapmadan ölümü bekliyor. Sadece ibadet ediyorlar, birisi yemek verirse yiyorlar. Çünkü orada ölüp yakılmanın kutsal olduğuna inanıyorlar. Orada ölümü bekleyenlerin yanına gittik. Gerçekten bir deri bir kemik kalmış insanlar. Hindistan’da çok enteresan manzaralar var. 

  • Fotoğrafçılığın iş yaşamına katkısı oluyor mu?

Fotoğrafçılığı geliştirdikçe fark ettim ki iş hayatı fotoğrafçılıkla çok alakalı. Çünkü bir hayal kuruyorsunuz. “Hindistan’a gideceğim, şu kareleri çekeceğim” diyorsunuz. Bu aslında vizyondur. Dolayısıyla planlama yapıyorsunuz. İş hayatında da planlama olmadan olmuyor. Gittiniz diyelim, havalimanına indiniz. Bu sefer birtakım verilere ihtiyacınız var. Mesela güneş fotoğrafçılıkta çok önemli. Güneş nereden doğuyor, nereden batıyor bunu araştırıyorsunuz. En basitinden insanlar daha çok nerelerde size kare verebilirse oraya gidiyorsunuz. Bir de farklı bakış açısı getiriyor. Bir objeyi kurbağa gözüyle aşağıdan mı çekeceksiniz yoksa sağdan mı çekeceksiniz? İnsanı içine koyacak mısınız? Aslında fotoğraf çekmek değil de fotoğraf yapmak diyorum ben buna. Düşünüyorsunuz, bakıyorsunuz dolayısıyla bu farklı bakış açıları kazandırıyor. Başkalarının baktığından farklı bakmanız lazım. 

  • Bundan sonra fotoğraf için nereye gitmek istiyorsunuz? 

Myanmar, Doğu Kamboçya, Laos ve Vietnam bundan sonraki hedefim. Bir de Nepal’e gitmeyi çok istiyorum. Doğunun gizemli yerlerini gezmeye devam edeceğim. Bunu 4-5 yıllık bir sürede gerçekleştirebilirim.


“TÜKETMEYENLER DAHA MUTLU”
FARKLI DÜNYALA
R Masai Mara çok farklı bir dünyaydı. Fakirlik, yokluk içindeler. Sıhhi ortamdan çok uzaktalar ama buna rağmen çocuklar çok mutluydu. Hindistan’da da gerçekten fakirlik içinde yaşıyorlar. En alt kasttaki insanlar yokluk içinde ama mutlular.
YOKLUĞU PAYLAŞMAK Küba’da şöyle bir tablo vardı: Yoksulluğu eşit şekilde paylaşıyorlar. İnanılmaz şekilde mutlulardı. Çok fazla tüketmeyenlerin daha basit ve daha mutlu yaşadıklarını gördüm. Bu Masai’de de Küba’da da Hindistan’da da böyle.
BASİT, RENKLİ, CANDAN VE SADE Küba’da her kare çok ilginçti. Mesela tütün tarlalarına gittik, çektik. İnsanlar çok eğleniyor. Evlerin kapıları açık. İstediğiniz gibi girip sohbet edebilirsiniz. Üstelik çok da candanlar. Her yer doğal fotoğraf stüdyosu gibi basit ve sade yaşamlar. Herkes evini farklı bir renge boyamış.
DOĞAL STÜDYO Kapıların önünde oturan insanlar, yaşlılar, sokakta oynayan çocuklar… Dolayısıyla o renk cümbüşünün içinde inanılmaz fotoğraf kareleri çıkıyor. Sanki insanlar gelip fotoğraf çeksinler diye stüdyo yapmışlar gibi bir duygu yaratıyor.


“BAŞKA PENCERELER AÇIYOR”
BAKMAK DEĞİL GÖRMEK
Fotoğrafçılıkta 2005’ten sonra kendimi daha fazla geliştirdim. Yani daha fazla vakit ayırdıkça kendinizi geliştirdiğinizi görüyorsunuz. Bakmak değil görmek yani fotoğraf çekmek ayrıntılara hakim olmanızı sağlıyor.
DENEMEYE DEVAM Ayrıca sabırlı olmayı ve denemekten çekinmemeyi öğretiyor. Bu, iş hayatında da böyle. Yani bir hedefiniz varsa ilkinde ulaşamadığınız zaman bir daha bir daha denemeniz gerekir. Aynen bir kareyi yakalamak için onlarca kez fotoğraf çekmek gibi.
FARKLI PENCERE Profesyonel yaşamda çalışıyoruz, başka bir dünyamız var. İş toplantısı falan belli bir çevrede yaşıyorsunuz. Buralar bana başka yaşamları getiriyor. Başka bir pencere açıyor, hayatın tam içinde oluyorsunuz. Çok keyif alıyorum.
DOĞRU ANI YAKALA Fotoğrafçılıkta her zaman doğru anı yakalamanız, ani karar vermeniz lazım. Mesela şuradaki beyefendi bakmış. Onu bir daha yakalamanız mümkün değil. Yani bir anlık kameraya bakmış. Tasarlamak lazım. Hocalar der ki fotoğraf çekilmez yapılır. Gerçekten öyle…


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz