2013 ne getirecek? Fırsatlar ve riskler

Geniş Açı'nın bu sayısında, hem dünya hem Türkiye ekonomisine dönük beklentiler paylaşıldı.

1.01.2013 00:00:000
Paylaş Tweet Paylaş
2013 ne getirecek? Fırsatlar ve riskler
Yeni yılın gündemi yine ekonomi olacak. Küresel dengeler, AB’deki borç krizi, Amerika’nın “mali uçurum”u 2013’ün önemli gündem maddelerinden. Dışarıdaki iklim böyleyken Türkiye ise özellikle makro dengelerde çok önemli bir sınavı vermeye çalışacak. O da kuşkusuz yüzde 4 büyüme hedefine giderken, cari açık ve istihdam dengesini nasıl sağlayacağı... Uzmanlara göre Orta Vadeli Program’da öngörülen hedefler makul. Asıl soru, tüm bunların kalıcı olup olmayacağı... Geniş Açı’nın yeni sayısında işte bu önemli konuyu tartıştık. “2013 Ne Getirecek? Fırsatlar ve Riskler” konulu toplantının moderatörlüğünü, Capital Dergisi Yayın Yönetmeni Sedef Seçkin Büyük ile Capital Dergisi Editörü Yasemin Erdoğan yaptı. Kalkınma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Erhan Usta, Fitch Ratings Türkiye Genel Müdürü Gülcan Üstay, Global Source Türkiye Danışmanı ekonomist Murat Üçer, Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kamil Yılmaz ve İş Yatırım Araştırma Direktörü Serhat Gürleyen’in konuşmacı olarak katıldığı toplantıda, hem dünya hem Türkiye ekonomisine dönük beklentiler paylaşıldı.

Sedef Seçkin Büyük
Öncelikle hoş geldiniz demek istiyorum. İş Yatırım ile birlikte 3 ayda bir organize ettiğimiz Geniş Açı toplantılarımızda bu kez 2013’ü konuşacağız. 2013, ekonomide nasıl fırsatlar ve riskler getirecek? Hemen Kalkınma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Erhan Usta ile başlamak istiyorum. Erhan Bey, kamu açısından baktığınızda beklentiler nasıl? Risk öngörüleriniz neler? Önce Türkiye, daha sonra dünya açısından alalım lütfen.

Erhan Usta Öncelikle nasıl bir dünya konjonktürü var, biz kamu olarak nasıl bir öngörüde bulunduk? Tabii şimdi kamu tarafı deyince Orta Vadeli Program (OVP) akla geliyor. Çünkü çok yeni bir tarihte, ekim ayında açıklandı. O yüzden OVP üzerinden devam etmekte fayda var. Çok kabaca bakarsak, 2013 yılında bugünden daha kötü bir dünya konjonktürü olmayacak. AB büyümesi bu yıl için -0,4 gibi bir rakam öngörülüyor. Gelecek yıl için -0,1 ve +0,2 tahminleri var. OECD ve IMF’ye göre ufak tefek farklılaşabiliyor. Ama bugüne göre AB ekonomisinde büyümenin bir miktar daha iyi olmasını bekliyoruz. Aslında ABD için de benzer şeyler söz konusu. 2012 yılına göre 2013’te iyileşme olacağı görülüyor. Kasım 2012’de yayınlanan son OECD Raporu’na göre de bir miktar iyileşme var. Gelişmekte olan ülkelere geldiğimizde, 20132014 döneminde büyümenin biraz daha istikrara kavuşacağı beklentisi var. Özellikle Çin’in büyümesi 2012’de biraz düşüktü. Yanlış hatırlamıyorsam yüzde 7,5 tahmin ediliyor. Ama 2013’te Çin’deki büyüme de bir miktar daha artacak. Şu anda riskleri düşünmeden konuşursak böyle bir baz senaryo karşımızda duruyor. Bu açıdan baktığımızda gelecek yıl için dış konjonktürün belki çok katkı verecek bir yanı yok ama çok bozucu bir durumu da olmayacak. Risklere gelirsek... Biliyorsunuz ABD’de “mali uçurum” (fiscal cliff) konusu var. Bu sorun nasıl çözülecek? Asıl problem bu diye düşünüyorum. Orada çok sıkı bir maliye politikası bekleyenler var. Ayrıca bu sürecin yönetimiyle ilgili birtakım sorunlar da olabilir. ABD milli gelirinin yüzde 4’ü civarında bir vergi indiriminin devam edip etmeyeceği veya nasıl yönetileceği konusu tartışılıyor. Burada ABD kaynaklı olacak ve bütün dünyayı belli ölçüde durgunluğa itecek riskler oluşabilir. Onun haricinde AB’nin, şu anda uygulanan maliye politikası kaynaklı riskleri bulunuyor.~
AB’de öngörülen 0,2’lik büyümenin de gerçekleşememe riski var. AB’de bir risk unsuru olarak bunu her zaman düşünebiliriz. Avrupa’daki iklim biraz daha bozulabilir. Temelde ben bu tür riskleri görüyorum. Petrol fiyatları ise tabii ki çok önemli. Aslında bu açıdan çok fazla bir risk yok gibi. Çünkü zaten fiyatlar yüksek seviyelerde. Bu seviyesini koruyabilir veya kötü senaryoda bir miktar daha yukarıya doğru çıkabilir. Tabii tüm bunlar riskler. Bir de fırsatlar tarafı var. Dünyada enflasyon düşüyor. Hem gelişmiş ülkelerde hem gelişmekte olan ülkelerde enflasyonun seyri gayet iyi aslında. Bu durum önümüzdeki dönemde özellikle gelişmekte olan ülkeler için bir fırsat alanı oluşturabilir. Bence bu önemli bir fırsat olarak karşımızda duruyor. Türkiye olarak biz de bundan belli ölçüde istifade edebiliriz. Kabaca bakınca aklıma gelen böyle bir dış konjonktür var.

Yasemin Erdoğan Peki 2013 için Türkiye ekonomisine baktığınızda nasıl bir konjonktür görüyorsunuz?

Erhan Usta
Malum Orta Vadeli Program’da 2013 yılı için bu yıldan biraz daha yüksek, yüzde 4’lük bir büyüme öngörüyoruz. 2012 büyümesi yüzde 3,2 idi. Şu anki göstergeler 2012 büyümesinin yüzde 3,2’nin biraz daha altında kalacağını gösteriyor. 2,5-3 arasında olabilir diye tahmin ediyoruz. Bu çok büyük bir sapma anlamına gelmeyebilir. Büyümeyle ilgili önemli bulduğum ve paylaşmak istediğim bir şey var. Bizim aslında şu kurguyu söylememizde fayda var. Bu OVP, geçmiş OVP’lere göre bir konuda iddialı. O da şu: Büyüme artacak, potansiyel seviyesine gelecek, ama cari açık da düşecek. Temelde Orta Vadeli Program’ın böyle bir kurgusu bulunuyor. Böyle bir temel felsefesi var. Bu önemli bir şey. Peki nasıl olacak? Biz biliyoruz ki Türkiye’de büyüme arttıkça cari açık da artıyor. Kaynak açısından dışa bağımlılık var. Mal açısından da dışa bağımlılık var. O yatırım malını ya da o girdiyi bulamadığınız zaman üretim yapamıyorsunuz. Bir şekilde ithalat zorunluluğu var. Genelde bizde büyümenin kaynağı biliyorsunuz güçlü iç taleptir. İç talebi tetikleyen ise kredi hacminin genişlemesi.., Güçlü büyüme yıllarında dış talebin büyümeye katkısı negatif. Bu ise ekonomide bir dengesizlik durumu. Son OVP’nin makro dengelerine bakılırsa, gelecek 3 yıl için ihracatın büyümeye net katkısının bütün yıllarda hemen hemen sıfır olduğu görülüyor. Burada en kritik varsayım özel tüketimin, özel harcanabilir gelirin üzerinde artmaması. Cari açık dediğimiz şey, tasarruf ile yatırım arasındaki farktır. Türkiye’de yüzde 22 civarında bir yatırım seviyesi var. Şu an öngördüğümüz de bu zaten. Cari açığı artırmamak için ya yatırımı düşüreceksiniz ya tasarrufu artıracaksınız. Yatırım için özel+kamu olmak üzere öngörülen bir seviye var. Diğer taraftan tasarrufu artırmanın yolu da gelirinizin daha az kısmını tüketmekle oluyor. Veya daha dengeli bir şekilde gelirinizi tüketimle tasarruf arasında paylaştırmanız gerekiyor. Biz tüketimde, özellikle özel tüketimde, özel harcanabilir gelirin altında bir artış bekliyoruz. Dolayısıyla bu durum tasarrufları bir miktar yukarı doğru itecek. Burada büyümemiz için daha güçlü bir dış talep olması bekleniyor. Bunun mekanizmalarını da konuşmamız lazım. Alınacak birtakım kararlarla belki tüketim kredilerinin bir miktar daha pahalılaştırılması söz konusu olabilir. Makro ihtiyati tedbirlerle tüketim artışının belli ölçüde tutulması, sınırlandırılması söz konusu olabilir. Aslında tüm bunlar dengeli bir büyüme için gerekiyor. Temelde OVP’nin böyle bir kurgusu var. Tasarrufu öne çıkarıyoruz. Tasarruf meselesi Türkiye açısından çok önemli. Çünkü tasarruf yapmadığınız sürece, hele ekonominin verimliliğinde de birtakım problemleriniz varsa, sağlıklı ve sürdürülebilir büyümeniz mümkün değil.~
Sonuçta kabul etmeliyiz ki bizim ekonomimizde böyle bir sorun var. Toplam faktör verimliliği veya işgücü verimliliği açısından baktığınızda, verimliliği yüksek bir ekonomi değiliz maalesef. İşgücümüzün niteliğine baktığınızda yüzde 62-63’ü lise altı eğitime sahip. Ama işin güzel yanı, eğitimde gideceğiniz bir alan var. Eğiteceğimiz insanımız var. Hakikaten yapısal açıdan meseleye iyi eğildiğimiz zaman, çok büyük yatırımlar yapmaya gerek kalmadan, toplam faktör verimliliğini ciddi ölçüde artırarak ekonomik büyümemizi hızlandırabiliriz. Genel olarak Orta Vadeli Program’ın böyle bir çerçevesi bulunuyor. Özetle, “Gelecek yıl bu yıla göre nasıl olacak” diye baktığımızda, büyüme açısından daha iyi bir yıl, enflasyon açısından daha iyi bir yıl olacak. Cari açık konusuna gelirsek, biraz önce anlattığım kurgu, cari açığın biraz daha düşmesini gerektiriyor. Böyle olmasını bekliyoruz. Zaten OVP’deki hedef de kademeli düşüş. Özetle cari açık açısından da yine daha iyi bir yıl olabilir.

Sedef Seçkin Büyük Peki bu yavaşlama istihdamı nasıl etkileyecek? İşsizlikte bir sıkıntı yaşamamamız için yüzde 7’ler civarında büyümemiz gerekiyor. Yüzde 4 büyüme hedefi gerçekleşirse işsizlik oranı çok artar mı?

Erhan Usta Tabii biz daha çok işsizlik oranına bakıyoruz. Ama onunla birlikte istihdam oranına da bakmak lazım. Çünkü iş gücüne katılım oranı bizim ülkemizde düşük. İstihdam oranı da buna bağlı olarak düşük. Krizden sonra aslında OECD’de çok iyi bir konumdayız. Tabii işsizlik oranı olarak baktığımızda. Ama istihdam oranı ile birlikte baktığımızda daha farklı yorumlar yapılabilir. Mevsimsel düzeltilmiş data olarak ele alındığında 2009 Nisan ayına göre bugün 4 milyon 200 bin istihdam yaratmışız. Bu muazzam bir rakam. Üstelik istihdamın niteliği de artıyor. Yani sadece tarım istihdamı değil bu. Tarım elbette var ama tarım dışında da ciddi bir yeni istihdam olduğunu görüyoruz. Kadın ve erkek diye bakıldığı zaman ise ciddi bir kadın istihdamı dikkat çekiyor. Kadın ve genç istihdamının artırılması için birtakım teşvik mekanizmaları uygulanıyor. Onların katkıları da bu artışta önemli. Son data biraz moralimizi bozdu ama bunun kalıcılığına bakmak lazım. Eylül ayında mevsimsel düzeltilmiş haliyle işsizlik oranı yüzde 9,4 geldi. 2012 yıl sonu tahminimiz yüzde 9,1 idi. Bu durumda yıl sonu sonuçları bunun bir miktar üzerinde gelebilir. Ama en fazla 9,2 olur. O da çok büyük bir sapma değil. Geçmiş birkaç yılda işsizlik oranları hep beklentimizden iyi geldi. Eylül 2012 verisinde, iş gücüne katılım oranında bir artış var. 50,3’e çıktı. Tabii bu hareketin kalıcılığını da görmemiz lazım. Bu seyir sürerse işsizlik oranında zorlanırız. Ama bunun sürmesi istihdam oranının da artmasıdır. Aslında ben daha çok istihdam oranına bakarım. Ama işsizlik oranı daha çarpıcı bulunduğu için hep o telaffuz ediliyor. Oysa istihdam oranı daha önemli. Çünkü bazen oluyor insanlar iş bulmaktan ümidini kesiyor, bu durumda işsizlik oranınız düşebilir. Yani kötü durumdan dolayı insanlar işgücünün dışına çıkabilir. Veya bazen de tam tersi olarak ekonomimiz çok iyi gidiyordur. Herkes “Evet bu ekonomide ben de iş bulabilirim” deyip iş aramaya başlarsa, yani çok sayıda insan iş gücü piyasasını girmeye başlarsa, o zaman da işsizliğiniz artıyor olabilir. Tüm bunlar geçiş aşamalarında olabilecek gelişmeler. O yüzden işsizlik ve istihdam oranına beraber bakmak lazım. İstihdam oranında son ay datasında bir yükselme var. Bu 0,5-0,6 yanlış hatırlamıyorsam. Dolayısıyla fena değil. İşsizlikte çok küçük bir sapma olur mu diye endişemiz var. Ama onlar da çok önemli değil. 2013 yılında istihdam açısından çok kötü bir yıl olacağını beklemiyorum. En az 500-600 bin istihdam yaratılır.~

Sedef Seçkin Büyük Tasarrufları artırıcı önlemler üzerinden biraz açmak istiyorum. En son bireysel emeklilikteki tasarı hayata geçti. Önümüzdeki yıl tasarrufu özendirmek için kamu tarafında atılması düşünülen başka adımlar var mı?

Erhan Usta Çok spesifik düzenleme olarak şu anda aklıma gelen bir şey yok. Ama piyasalarımız geliştikçe, mesela kira sertifikası gibi adımların biraz daha öne çıkacağını düşünüyorum. Bunların gelecek yıllarda tasarruf üzerinde daha olumlu etki yaratacağını düşünüyorum. Daha doğrusu ekonomi geliştikçe, piyasalar geliştikçe, tasarrufa dönük yeni enstrümanlar devreye girecek. Şu anda aslında insanların tasarruflarını çok verimli yatırabileceği çok fazla alan yok. Tabii tasarrufların düşmesi ayrı bir hikaye. Ona şimdi girmeyelim. Belki biraz makro ihtiyati tedbirlerle tüketimi caydırmaya dönük uygulamalar yapılabilir. Bu çerçeve biraz onu gerektirebilir. Yani tüketimin maliyetini artıran birtakım tedbirler gerekebilir. Buna “tüketimi kısmak” demeyelim de dengeli harcama yapan bir ekonomi haline gelmek diyebiliriz. Dengeli tüketen bir ülke olmak önemli. Gelir artışımızdan fazla tüketim artışı çok sağlıklı değil. Bu durum sadece bizim için değil, tüm ekonomiler için geçerli. Hele bizim gibi yüksek cari açığı olan bir ekonomiyseniz, tüketimi sınırlandırmanız gerekecektir. Tasarruflardaki bu düşüklüğü dip noktası olarak kabul ediyoruz. Bundan daha aşağı ineceğini çok tahmin etmiyorum. Refah çok hızlı arttı, sosyal güvenlik sistemi çok hızlı gelişti. Bu kadar düşük faiz oranlarına alışkın da değiliz. Yatırım maliyetini artırmadan, ticarete fazla yük getirmeden, kredi faiz oranları açısından biraz daha tüketimin maliyetini artıran bir çerçeve gerekebilir. Bu benim beklentim.

Sedef Seçkin Büyük Teşekkürler. Fitch Ratings Türkiye Genel Müdürü Gülcan Üstay ile devam edelim. Yakın zamanda Türkiye’ye bir not artırımı yaptınız. Siz önümüzdeki yıla baktığınızda neler öngörüyorsunuz? Türkiye ve dünya için gördüğünüz riskler neler?

Gülcan Üstay Önce beklentilerden başlayalım. Biz en son kasım ayında yaptığımız açıklamada 2013, hatta 2014-2015 beklentilerimizden biraz bahsetmiştik. Çok kabaca söylemek gerekirse, biz zaten ülkenin kuvvetli olduğu birkaç konuya değinerek bu not artırımını yaptık. Bunlardan bir tanesi Türkiye’deki kuvvetli bankacılık sistemi. Bugün “Türk bankacılık sistemi 2013 görünümüne ilişkin detaylı bankacılık raporumuzu da hemen akabinde açıkladık. Buradaki öngörümüz 2013’te Türk bankacılık sisteminde durağan bir görünüm olacağı. Yani 2013’te herhangi bir bozulma ya da bunun çok ötesinde bir iyileşmenin olmayacağı şeklinde bir öngörümüz var. Sermaye yeterlilik rasyosunun sektörde yine 16,5 seviyesini koruyacağını öngörüyoruz. Tabii göreceli olarak geçmiş yıllara baktığımızda Türk bankacılık sisteminin kârlılık oranlarında 2012’de bir düşüş oldu. Belki 2013’te de devam edecek bu trend ama baktığınız zaman yüzde 20’lerden gelen bir kârlılık oranı var. Bunların da Türk bankacılık sisteminde çok önemli bir bozulmaya yol açacağını düşünmüyoruz.~
Bir tek dikkat çekmek istediğimiz konu şu oldu. Biliyorsunuz, Merkez Bankası’nın da yapmış olduğu açıklamada, Türkiye’de 2013’teki kredi büyüme oranının yüzde 15 civarında olacağına dair bir beklenti var. Bizim öngörümüz, bu büyümenin yüzde 15’in biraz daha üstünde olabileceği. Yüzde 15-20 aralığında gerçekleşebileceğini bekliyoruz. Ama bu kredi büyümesinin yüzde 20’nin çok üstüne çıkması durumunda risk doğacağını düşünüyoruz. Yani varlık (asset) kalitesinde bir bozulma olabileceği endişesi taşıyoruz. Ama bu bankaların takipteki alacaklarında çok ciddi yukarı yönlü bir artış yapar mı? Burada çok ciddi bir artış olacağını öngörmüyoruz. Tabii ki bunu ileriki tartışmalarda, riskleri konuşurken daha da detaylandırabiliriz. Çünkü Türkiye’de şu anda özellikle not artırımından sonra bankaların da daha kolay ve daha ucuz maliyetli fonlama yapısına ulaşmasından dolayı ellerindeki likiditeyi daha çok KOBİ ve KOBİ benzeri kredilere yönlendireceği öngörülüyor Tabii ki burada risk daha yüksek olduğu için olası bir bozulmanın takipteki alacaklar üzerinde olumsuz bir etkisi olabilir. Dolayısıyla 2013’te bankacılık sistemi üzerindeki beklentiler ve riskler kabaca böyle. Ama genel olarak baktığımızda, 2013’te bankacılık sisteminde sağlam görünümün devam edeceğini düşünüyoruz. Zaten en son yaptığımız ülke notu artırımından sonra Türkiye’de rating verdiğimiz bankaların çoğunluğunun notları BBB- ve BBB seviyesindedir. Bankaların çoğunluğu, özelikle yoğun bir şekilde yurtdışı fonlaması yapan bankaların hepsi, yatırım yapılabilir seviyeye ulaşmış durumda. Bu da Türkiye’deki bankacılık sisteminin gücünü gösteriyor. Diğer güçlü gördüğümüz konu ise bütçe performansı. Yani kamu maliyesinin performansı. Zaten bunun üzerinde son 2 senedir duruyorduk. Son açıklanan OVP’deki öngörüyle bu performansın aynı paralelde devam edeceğini öngörüyoruz, Diğer taraftan tabii ki riskler açısından baktığınızda, her zaman yakından takip ettiğimiz bir cari açık konumuz var. Özellikle ve en önemlisi cari açığın fonlama yapısı. Bu cari açık nasıl fonlanacak? 2013’te yakından izlenecek konulardan bir tanesi de bu olacak. Aslında cari açığın kontrolünde en önemli ve temel konulardan bir tanesi Merkez Bankası’nın politikaları. Yakından izlenmesi gereken bir nokta. Beklentilere geri dönersek, tabii ki not artırımının etkisiyle beraber 2013’te portföy yatırımlarının Türkiye’ye daha fazla yöneleceğini düşünüyoruz. Tabii bu daha fazla sıcak para girişi demek. Türk ekonomisi gibi gelişmekte olan pazarlarda sıcak para girişi aslında her
zaman ülkenin kırılganlığını artıran bir konudur. Çünkü kısa dönemli portföy yatırımlarında, herhangi bir kriz döneminde ya da piyasadaki kötüleşme döneminde, paranın tekrar aynı hızla çıkması söz konusu olur. Dolayısıyla sıcak paranın piyasalardaki olumsuz etkilerinden her zaman bahsedebilir. O nedenle bizce bu durum da 2013 yılında yakından izlenmesi gereken diğer bir konu.

Kamil Yılmaz Portföy yatırımlarının nasıl artacağını düşünüyorsunuz?

Gülcan Üstay Aslında yapılan çalışmalara baktığınız zaman genelde görülen trend, ekonomiler “yatırım yapılabilir” seviyeye gelmeden önce portföy yatırımlarında bir artış görülür. Özellikle hisse senedi ve bono piyasasında. Arkasından daha düz bir trendle devam eder diye öngörüyoruz.~
Ama tabii ki dünya konjonktürüne baktığınız zaman Türkiye’nin farklılaşan bir konumu var. Bu da nedir? Diğer benzer yatırım yapılabilir ülkelerdeki faiz oranlarına baktığınız zaman, özellikle yabancı yatırımcılar için, Türkiye’deki faiz oranları hala çok cazip. Dolayısıyla bunun belli bir süre daha devam edeceğini öngörüyoruz. Ama tabii bunun ne kadar süreceğini, böyle devam edip etmeyeceğini şimdiden kestirmek ve tarih vermek çok doğru değil. Diğer taraftan biliyorsunuz yeni yeni sonuçlanan özelleştirme ihaleleri var. Bunları yakından takip etmek lazım. Doğrudan yatırımın ne kadar miktarda, ne kadar sürede ve ne oranda geleceği çok önemli. Bunlar hep 2013 yılında olabileceğini düşündüğümüz ama Türk ekonomisine etkisini de şu anda çok kestiremediğimiz konular. Riskli olarak gördüğümüz bir konu ise jeopolitik risk mevzusu. Yani bölgede yaşanacak sıcak gelişmeler... Bu tarz olası sıcak gelişmeler Türk ekonomisi, özellikle finansman yapısı üzerinde olumlu ya da olumsuz şekilde nasıl etki yapacak? Bunları da yakından takip ediyoruz.

Sedef Seçkin Büyük Teşekkürler. Koç Üniversitesi profesörlerinden Kamil Yılmaz Bey ile devam edelim. Sizin yeni yıla dönük beklentileriniz neler?

Kamil Yılmaz Ben de isterseniz herkes gibi 2013 beklentilerimden başlayarak konuşayım. Tabii önümüzde hükümetin ortaya koyduğu bir OVP var. Benim 2013’teki beklentim, büyümenin yüzde 4-5 arasında gerçekleşeceği. Ama cari açık tarafında Erhan Bey kadar iyimser olamıyorum. Tasarrufların bu kadar kolay artırılabileceğini düşünmüyorum. En azından 2013’te olmasa da 2014’te seçime gidilecek bir ülkede, hükümetin seçimi kaybetmek pahasına tasarrufları artırmak için ısrarcı olacağını sanmıyorum. Burada tasarruflar çok önem kazanıyor. Tüketim, ciddi boyutta bir iç talep kaynağı. Türkiye’de yüzde 70 oranında. Bunu yavaşlattığımız anda büyüme oranını da ciddi oranda aşağı çekmiş oluyoruz. Yani Erhan Bey’in tasarrufları artırmamız konusunda söylediklerine katılıyorum, yapmamız lazım ama onu yapmak isteyebilecek bir hükümet olmayabilir gibi geliyor. Tam 3 yıl arka arkaya seçime girecek bir hükümet açısından baktığınızda... Şu anda cari açığın milli gelire oranı bu yıl yüzde 6-6,5 arasında gerçekleşecek gibi görünüyor. Ama 2013’te büyüme yüzde 4-5 bandına çıktığı zaman, cari açığın da tekrar yükselme ihtimali var. Oradaki görüşüm cari açığın tekrar biraz daha yükselebileceğidir. Yüzde 10’lara yükselmeyecek ama yüzde 7’ler civarında tutulabilmemiz bile bence bir başarı olacaktır. Düşündüğünüz zaman cari açığın finansmanı çok önemli. Cari açığın finansmanındaki iyileşme, doğrudan yatırımların artması, uzun vadeli kredilerin artması elbette önemli. O konuda çok fazla söyleyecek bir şey yok. Dış piyasalara gelecek olursak, bana göre özellikle Avrupa’nın 2013’te daha iyiye gideceğini düşünüyorum. Şu anda Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi’nin izlemiş olduğu politikaların tam beklediğimiz politikalar olduğunu düşünüyorum. Özellikle Avrupa’nın 2013’te bu bankacılık krizini büyük ölçüde geride bırakabilmesi, çok düşük de olsa pozitif büyümeye geçebilmesi için...~
2013 sonbaharında yapılacak olan Alman seçimleri önemli bir kilometre taşı olabilir. Seçimlerden önce bankacılık birliği ve özellikle mali birlik gibi tartışmalı konularda çok ciddi kararlar çıkmasını beklemek gerçekçi olmaz. Ama özellikle ECB’nin ağustos ayından bu yana izlediği politikalar, bir ölçüde İtalya ve İspanya’nın faiz oranlarını doğrudan düşürme yönündeki adımlar, bankacılık sektörünün nefes alması için çok yerinde ve önemli adımlar oldu. Şu anda gündemde olan mali uçurum konusunun da ABD için çok büyük bir sorun olmayacağını düşünüyorum. Taraflar, bütçe açığını düşürmek için tam olarak anlaşamasa da bir ara formül ile otomatik vergi artışı ve harcama kesintilerinin bir durgunluğa yol açmasını engelleyecek esnekliği göstereceklerdir. Açıkçası 2013 yılında ABD tarafından da çok olumsuz haberler gelmeyeceğini düşünüyorum. Amerikan Merkez Bankası’nın son yaklaşımı bana göre biraz daha doların değer kaybetmesini sağlayacak. Doların özellikle Euro karşısında değer kaybının ABD’nin büyümesine katkı yapacağını düşünüyorum. “Avrupa bir ölçüde krizi geride bırakıyor” beklentisinin yanı sıra Federal Reserve’ün izleyeceğini ilan ettiği her ay piyasalardan 40 milyar dolarlık tahvil alımı gibi yeni çabayla birlikte, Euro-dolar paritesi Euro lehine iyileşmesi anlamına gelecek. Bu da her iki taraf için de olumlu bence.

Sedef Seçkin Büyük
Peki sizce Türkiye’nin tasarrufu ve doğrudan yatırımı artırması için alması gereken önlemler var mı? Neler?

Kamil Yılmaz Cari açık sorununun yapısal bir sorun olduğunu ve kısa vadede çözülemeyeceğini hepimiz biliyoruz. 2005’ten bu yana iktisatçılar bunu yazıyor, söylüyor. “2001 sonrası uygulanan makro yapısal reformların etkisi sona ermek üzere. Büyümenin yeniden ivmelenebilmesi için uzun vadeli mikro yapısal reformların uygulanması gerek” diye defalarca yazdık, söyledik. Ancak elbette ki hükümetin bu konudaki isteksizliğini anlamak zor değil. Türkiye’de ekonomik reformlar için güçlü bir siyasi irade yok. Reform sürecini güçlendiren, uzun vadedeki reformları özendiren bir bakış açısı yok. 2005’lerden sonra iktisatçılar mikro
yapısal reformlar konusunu sürekli gündeme taşıdıkça, “Ekonomi yüzde 7 büyürken neden reform yapalım” diye sordu siyasetçiler... Evet ama zaten yapısal reformların anlamı ve önemi buradadır. Mikro yapısal reformların maliyetlerinin çoğu önden yüklemeli gerçekleşirken, olumlu etkileri ancak orta ve uzun vadede ortaya çıkıyor. Bu reformları, ülke ve küresel ekonominin güçlü olduğu dönemde yapmak daha kolay olurdu ve bugüne kadar da önemli sonuçlar alınmış olurdu. Bence hükümet, 2010-2011’deki cari açığın ardından mikro yapısal reformlar olmadan bu sorunu çözemeyeceğini anlamaya başladı. Onun için bugün bu reform konusunu daha ciddiye alıyorlar. Ancak şu anda düğmeye bassanız bile reformların asıl etkileri 5-10 yıllık dönemde kendisini gösteriyor. Bu yüzden, seçim sandığında muhalefetin güçsüzlüğünün devam etmesi durumunda, 2013-2015 döneminin büyük ölçüde çok fazla açılmadan, 2010 ve 2011’deki hızlı büyümeleri yaşamadan geçeceğini düşünüyorum. Tabii ki seçimlerde ciddi bir muhalefetin ortaya çıkması durumunda, 20052007 döneminde mikro yapısal reformlara gerek görmeyen anlayışın, kamu harcamalarına yüklenebileceğini kestirmek için kahin olmaya gerek yok. Hükümetin, önümüzdeki 3 yıl boyunca büyüme konusunda 2010-2011 dönemindeki aşırılığa kaçmadan cari açığı mümkün olduğunca kontrol altında tutarak seçim dönemini geçirmek isteyeceğini düşünüyorum.~
Türkiye’nin dış borcu çok yüksek değil. Yüzde 40’ın altında. Böyle bir durumda biz cari açığı her yıl dış borçla finanse etsek bile, 3 yılda dış borcumuz yüzde 20 artsa bile (ki gerçekte artış bundan daha az olacak) borç yükümüz kontrol altında kalmaya devam edecek. Böyle bakınca o kadar kötü gözükmeyebilir ama önemli olan cari açığın kalıcı olması. Çünkü dördüncü yıla geldiğinizde cari açığınız benzer seviyelerde devam edecek. Cari açık yapısal olduğu için daha uzun vadede bunu sürdüremeyeceğimiz beklentisi ile ülkenin ve ekonominin hassasiyeti, kırılganlığı artıyor. Mesela en son çıkarılan Teşvik Yasası ve stratejik yatırımlara getirilen teşvikler, bölgesel teşvikler bu anlamda doğru yönde adımlar belki ama ne kadar etkili olabileceği konusunda çok emin değilim. Çünkü bu tür önlemlerin, dünya konjonktürünün de çok daha uygun olduğu yıllar olan 2005-2006 dönemlerinde yapılması gerekirdi. O zaman çok faydası olabilirdi. Stratejik yatırımlar, anladığım kadarıyla biraz daha yavaş ilerliyor. Şu ana kadar büyük yatırım olarak bir tek Petkim’in yatırımını duydum. Türkiye olarak en büyük zayıf yanlarımızdan birisi, teknoloji yatırımlarını çekemiyor olmamız. Özellikle tüketici elektroniği, tüplü televizyon gibi bir alanda, 2000’li yılların başında Avrupa marketinde önemli bir pazar payı yakalamışken, onu devam ettiremedik. Bu bence özel sektör ve kamunun birlikte hatalarıyla oldu. Tüm bu yapısal dönüşümü gerçekleştirmek için alınan reformların etkisi zaman alacağı için de önümüzdeki 3 yıl bazında çok hızlı bir iyileşme göstereceğimizi sanmıyorum. Orta vadede beklentim, Türkiye’nin 2000’li yıllardaki yüksek büyüme hızlarına 2020’lere kadar ulaşamayacağı yönünde. Ortalama yüzde 7 büyüme hızı, bence Türkiye açısından gerçekçi değil. Hatta şöyle düşünüyorum: Bazı yıllar hızlı büyümenin gerçekleşmesi durumunda, arkasından gelen yıl yavaş büyümek zorunda kalacağız. Tıpkı 2010-2011’in ardından 2012’de yavaş büyümeye zorlanmamız gibi.

Yasemin Erdoğan Siz o zaman Orta Vadeli Program’daki büyüme hedeflerini gerçekçi buluyorsunuz..,

Kamil Yılmaz
Evet, gerçekçi buluyorum. Ama orada 4-5 arası telaffuzlar oluyor hep. Orada ne kadar baz etkisi devreye girecek? Benim beklentim, gelecek yılın ikinci yarısı, son çeyreğinden itibaren biraz daha bu seçimlere yönelik hazırlıklar hızlanacak. Bunları dikkate aldığınızda, yani hükümet her ne kadar “kullanmayacağım” dese de belediyeler bunu kullanacak. Bir de baz etkisi var. Böyle bakınca yüzde 4’lük büyüme hedefi bana mantıklı gelen bir oran. Geçen yıl da ben yüzde 3,5 demiştim. Ama şu anda yüzde 3’ün altına bile düşebilir.

Yasemin Erdoğan Teşekkürler. O zaman Global Source Türkiye’den ekonomist Murat Üçer ile devam edelim. Murat Bey, sizce 2013’e dönük en ciddi riskler neler?

Murat Üçer Her şeyden önce bu toplantıya beni de dahil ettiğiniz için çok teşekkür ederim. İsterseniz ben de birkaç gözlemle başlayayım, sonra detaylandırırız. Global tarafta bence bir rahatlama oluştu. Bu rahatlamanın ne kadar kalıcı bir rahatlama olduğu konusunda bence biraz dikkat etmek lazım. Doğrudur, hakikatten bu sene merkez bankaları çok öne çıktı ve problem çözüldü gibi görünüyor. Özellikle Avrupa Merkez Bankası’nın temmuzda yaptığı hareket son derece dramatik bir değişim getirdi.~

Kamil Yılmaz
Geçen aralıktaki hareket de önemli. LTRO da çok önemli. (Long Term Refinancing Operations - Uzun Vadeli Refinansman Operasyonu)

Murat Üçer
LTRO çok önemli değil bence. LTRO martta unutuldu. Ama temmuzda European Central Bank (ECB - Avrupa Merkez Bankası) Başkanı Mario Draghi’nin çıkıp “Whatever it takes” demesi, böylece İspanya ve İtalya’nın iflasına ve Euro’nun dağılmasına izin vermeyeceğini alenen beyan etmesi olayı bitirdi. Ardından Bernanke iki kere çok agresif geldi çok kısa aralıklarla. Ben, eylülde acaba QE3’ü (Quantitative Easing - Parasal Genişleme) yapar mı derken arkasından aralıkta QE4 geldi. Bunlar iyi güzel ama merkez bankalarının bu kadar öne çıkması beni rahatsız ediyor. Bende “acaba gerçekten yapılması gereken şeyler yapılacak mı” endişesi var. Mesela Avrupa’daki büyüme konusunda Kamil Yılmaz kadar iyimser değilim. Büyüme görünümünü çözmekte hala zorlanıyorum. Her şey o kadar kötü ki tabii baz etkisiyle bir görece iyileşme olabilir. Ama ben Avrupa’nın iç talep ağırlıklı sürdürülebilir bir büyümeye girebileceğini görmekte zorlanıyorum. Bana sorarsanız, merkez bankalarının öne çıktığı ve reel sorunların da çözülüyor gibi yapıldığı bir dinamikteyiz. Beni bir parça endişelendiren de bu. Şu yapıldı tabii: Avrupalı elit, Avrupa Euro bölgesini bir arada tutmak konusunda son derece kararlı davrandı. Ama son tahlilde sofistike şekillerde çözüm için zaman kazanılıyor, bence asıl çözümler bir türlü hâlâ ortaya çıkmadı, çıkacak umarım. Misal, “banking union” diyoruz. Bunun üç bacağı var. Bir tane supervisor olacak, Euro Bölgesi’ndeki bütün bankalara bu supervisor bakacak. Uygulama sorunları var ama bu nispeten üzerinde anlaşılabilir bir konu. Ama diğer iki bacak olan beraber bir sorun olduğunda bankacılık sistemini beraberce yeniden yapılandırabilmek ve tüm sistem bazında mevduat garantisi verilmesi çok zor. Bunlar aslında mali bir destek gerektiriyor. Burada herkes iyi kötü farkında, olayı üstlenmesi gereken ülke Almanya. Ama hâlâ üstlenmiyor. Draghi ile beraber, Eylül 2013 Alman seçimlerine kadar aslında güzel bir beklenti yönetimi yapıldı. Ama bence Avrupa’nın sorunları devam ediyor. Orada biraz daha temkinli olmak lazım. Global konuda, Amerika konusunda çok daha az endişeliyim. Amerika şu anda bu “yeni normal” dedikleri büyüme hızının da üstünde büyüyor aslında. Fiscal cliff’ten de (mali uçurum) çok endişeli değilim. Bir çare bulunacak ve bütün 2013’e yayılmayacak. Derin bir resesyonun önüne geçilecek diye umuyorum. Bazen en kötüyü görmek gerekiyor ki bazı şeyleri çözebilesin. Fiscal cliff’in de bir şekilde 2013 başında çözülebileceğini düşünüyorum. Bunların dışında jeopolitik riskler var tabii. Fakat uzmanlığım değil, o nedenle detaylara girmeyelim. Özetle bu aşırı rahatlama beni endişelendiriyor. 2012 çok iyi geçti, 2011 çok kötüydü. 2013’te bir anda piyasaların bir “çoklu denge” ile birdenbire flip ettiği bir yıl olabilir. Onu görmek zaten tanım: gereği çok zor. İşte “kara kuğu” dedikleri, Rumsfeld’in “bilinmeyen bilinmeyenler” dediği tarzda riskler bunlar. Türkiye tarafında ise bence 2012 başladığımıza göre çok olumlu bir yıl olarak bitiyor. Burada Türkiye için oyunu değiştiren unsur dünya likiditesi oldu. Şu anda Türkiye’de gözlemlediğimiz gidişat (yumuşak iniş, sert iniş ne derseniz deyin) ve ortaya çıkan tablo olumludur.~
Şüphesiz bir işadamı açısından durum farklı çünkü büyüme sert düştü ve dış talep ağırlıklı büyüdüğü için iç talep gerçekten zayıf. Tabii bu büyüme açısından olumlu bir tablo değil ama piyasalar iki temel kırılganlık göstergesine bakıyor. Bunlar enflasyon ve cari açık. Bu iki gösterge açısından durum olumlu. Son tahlilde ekonomiyi yüzde 10’lar civarında aldınız. Büyüme, enflasyon ve cari açık/GSYH oranı hepsi bu düzeylerdeydi. Yüzde 3 büyüyen ama akabinde 6,5 - 7 bandında bir cari
açık/GSYH oranı ve yüzde 6 civarında da bir enflasyonla bitirdiniz. Ama tüm bunları tabii iyi analiz etmek lazım. Tüm bunların ne kadarını biz yaptık, ne kadarını dünya ve olayların gelişimi bize yaptırdı? Bence iyi ayrıştırmak lazım, çünkü önümüzdeki dönemde bu analiz bize gerekebilir. Benim kanaatim açıkçası tüm bunları, bu yumuşama sürecini ağırlıklı olarak global gelişmeler tayin etti. Fikrim bu yönde. Dolayısıyla 2013, bence Türkiye’de makro olarak rüştün ispatlanabileceği bir yıl olacak gibi geliyor. 2009 yılında beklemediğimiz kadar sert çakıldık, çünkü -5 daralma aslında düşündüğünüz zaman Türkiye gibi bir ekonomi için çok fazlaydı. Sonra özellikle 2011’in yarısından sonraki olanlar, 2011’in sonuna doğru global piyasalarda olup bitenler bence çok dramatiktir. Yani son tahlilde Merkez Bankası’nın 400 puanlık bir faiz yükseltmesi yaşanmıştır. Bunun koridorlarla, araçlarla, çeşitli biçimlerde paketlenmesi ayrı bir şey ama sonuç itibarıyla ortalama faiz, yani politika faizi anlamına gelen faiz, Türkiye’de 5,5 civarından gelip 10’ları da geçmiştir. Bildiğimiz, çok sert bir faiz hareketi olmuştur. Bununla beraber ekonomi yavaşlamıştır. Bu bildiğimiz para politikasıdır aslında. Dolayısıyla önümüzdeki yıl bence hala ispatlanması gereken makro bir hikaye var. Büyürken cari açık nerede olacak? Büyürken enflasyon nerede olacak? 2013 yılında benim hiç Türkiye’de görmediğim bir deney yaşanacak. Ben buna “Merkez Bankası’nın mühendislik deneyi” diyorum. Çünkü Merkez Bankası, ekonomiyi tam bir mühendis bakışıyla ele alıyor. Yani hemen her önemli parametreye bir hedef kondu ve şu anda böyle bir yola çıkılıyor. Bence teşhis doğrudur ama bu süreç bu kadar “katı”, bu kadar “yakın takip” şeklinde yönetilebilir mi? Çok emin değilim. Göreceğiz.

Kamil Yılmaz
Katı derken, Merkez Bankası’nın tutumunu mu katı buluyorsunuz?

Murat Üçer Evet, her şey kontrol ediliyor. Her şey çok sıkı tutuluyor... Teşhis niye doğru? Türkiye’de abarttığımız dönemler, kredinin büyüdüğü, kurun değerlendiği dönemlerdir. Dolayısıyla Merkez Bankası “Ben bunları çözersem, sorun kalmaz” diye bakıyor.

Serhat Gürleyen Sanırım MB’yi çok müdahaleci buluyorsunuz.

Murat Üçer Yani bütün bu enstrümanlar, bütün bu ara hedefler, nihai hedefler nasıl yönetilecek ve bütün bunların sonunda nasıl bir makroekonomik denge oluşacak bilmiyorum açıkçası. Enteresan bir deney olacak. Hangi vadede, hangi parametrede bir farklılaşma olacak? Ben mesela ilk yarıda büyümede bir maliyet çıkabileceğini, büyümenin daha aşağı olabileceğini düşünüyorum. Siz yüzde 4’e gitmek istiyorsunuz ama aslında 4 de pek yeterli değil. Yıla biraz kuvvetlenerek başlayıp bunun da yıl içinde güçlenmesini istiyorsunuz ki
aslında yılın ikinci yarısında yüzde 5-5,5’li bir Türkiye’ye doğru ivmelendiğimizi görmek istiyoruz bence. Bu patikada sıkıntı çıkabilir. ~
Tabii burada Türkiye lehine işleyen demografi ve düşük faiz faktörleri var. Bunlar büyümeyi destekleyecektir ama aynı zamanda hane halkı çok borçlandı. Bence şirketler kesimi de son 3-4 yıldır döviz kurundan ve a��ık pozisyondan dolayı biraz hırpalandı. Bunlar önümüzdeki süreçte yatırım ve tüketim iştahını biraz etkileyecek olaylar olabilir mi diye düşünüyorum. Bu bağlamda ikinci bir senaryoya gireceğim. Tabii ki sermaye hareketleri çok bol olabilir. Kredi büyümesi yıl ortasına gelmeden rahat bırakılabilir. Belki o zaman büyümede 5-5,5’ler gibi bir durum oluşabilir. Ama o zaman cari açık ve enflasyon nerede olur izleyeceğiz. Özetlersek; bana global tarafta biraz fazla rahatladık gibi geliyor. Bence globalde yeni bir şoka açık olmalıyız. Türkiye tarafında ise makro da ilginç bir yıl bizi bekliyor.

Yasemin Erdoğan Roubini, yaz başındaki bir yorumunda “2013 yılı 2008’den daha kötü olacak” demişti. “Kusursuz fırtına” tabiri kullanılmıştı.

Murat Üçer Sanırım Roubini birkaç kötü şokun bir araya geldiği bir yıldan bahsediyor ama detayları bilemiyorum açıkçası. Dediğim gibi ben şunu önemsiyorum: Merkez bankalarının öne çıkması demek, likidite demektir. Ama çözüm demek değildir. Bu zaman kazanmaktır. Paranın olduğu yerde reformun olmayacağını düşünüyorum.

Kamil Yılmaz Galiba 2013’te Avrupa ekonomisinin performansı konusunda Murat Bey’le farklı noktalara vurgu yapıyoruz. Draghi’nin aldığı önlemlerin etkisinin bu yıl devam etmemesi için ben çok bir neden göremiyorum. Yani en azından halihazırda Avrupa İstikrar Fonu’na başvuru olmadan İtalya ve İspanya’nın faiz oranları sürdürülebilir seviyelere düştü. Bu ülkeler bu yıl durgunlukta olsalar da borç yükünü taşınması büyük bir sorun değil şu aşamada.

Serhat Gürleyen Ama Avrupa’nın yapısal bir sorunu da var. Rekabet sorunu var. Küreselleşen bir dünyada milyardan fazla yeni emek, istihdam piyasasına çıktı ve bunlar Avrupa’nın üçte biri, dörtte biri civarında ücretlerle çalışıyorlar. Üstelik çalışmak için de çok daha istekliler. Öbür tarafta Avrupa’ya bakıyorsunuz, dünyadaki toplam sağlık harcamasının, sosyal güvenlik harcamasının
yüzde 60’ını yapıyor.

Kamil Yılmaz Yapıyordu diyelim. Artık pek yapamıyor...

Serhat Gürleyen
Evet doğru, yapıyordu. Bunlar 2010, 2011 rakamları. Avrupa dünya nüfusunun yüzde 7’sini oluşturuyor. Yani hepimiz Avrupalı olmak istiyoruz ama Avrupalı patronlar, Avrupa’da üretim yapmak istemiyor böyle bir ortamda. Bu kısmen ABD için de geçerli. Yani özellikle katma değerin az olduğu sektörlerdeki bunların sayısı giderek artıyor-sermaye giderek gelişmekte olan ülkelere akıyor. Böyle bir ortamdayız.~
Yani bu bir rekabet sorunu, yapısal bir sorun. Bunu para politikasıyla çözme şansınız yok. Hatta belki geçmişte para politikasıyla çözmeye çalıştığımız için işte bu balonlar çıktı. Belki bu yüzden bu kadar çok borçlu bir Avrupa veya ABD hane halkı kesimi oldu. Belki bu yüzden kaldıracı çok fazla olan bir bankacılık sektörü ortaya çıktı. Daha sonra krizden çıkmak için de çok para harcandığından, kamu borcu çok fazla olan bir Avrupa, Japonya veya Amerika ortaya çıktı. Yani olayın özünde daha yapısal nedenler var. Dolayısıyla faizlerin ucuzlatılması, uygulanan para politikası belki bize nefes almak için bir süre kazandırıyor. Bir şekilde çıkış nasıl olacak? Birkaç kanalda olacak. Birisi borç verenlerden borçlulara bir transfer olacak. Yani bu belki doğrudan “Borcumu geri istemiyorum” şeklinde olmayacak. Ama Türkçe'ye “finansal baskılama” diye çevirebileceğimiz, faiz oranları reel olarak eksi seviyelerde olarak ya da bazı kesimlere bazı regülasyon değişiklikleriyle devlet kağıtları aldırmaya teşvik edilerek, bilinçli bir politika izleniyor şu anda dünyada. Bu yeni bir şey değil. 1950’lerde Amerika’da uygulanmıştı. Şimdi daha genel olarak, tüm gelişmiş piyasalarda uygulanacak. İki tane transfer var. Birisi borçludan alacaklıya, diğeri de yaşlılardan gençlere. Yani şu anda emekliye ayrılanlar, kendi gençliklerindeki yaşlılarla benzer yaşam düzeyi sürdüremeyecekler. Çünkü devletlerin bu sosyal güvenlik harcamalarını yapma şansı yok. Özellikle Avrupa’da. Uzun vadede böyle bir tablo ortada. Türkiye'nin bu tablodaki konumuna bakarsak, biz tabii Avrupa ve ABD'ye kıyasla çok şanslı bir yerdeyiz. Nüfusumuz hâlâ genç. Yavaş yavaş yaşlanıyoruz. Önümüzde halen verimli kullanabileceğimiz 10-15 yıllık bir zaman dilimi var. Büyümenin altın kuralı dediğimiz emek arzı artıyor ama nüfus artmıyor.

Sedef Seçkin Büyük Peki Serhat Bey, siz İş Yatırım olarak sermaye piyasasının içindesiniz. O cepheden bakınca 2013 nasıl görünüyor? Hem borsaya giriş hem yabancı yatırımcı iştahı açısından nasıl bir yıl olacak?

Serhat Gürleyen Dünyada “yeniden dengelenme” denildiğinde anlaşılan şey aslında Çin'in ve Asya'nın daha çok harcamasıdır. Gelişmiş ülkelerin daha az, gelişmekte olan ülkelerin ise daha çok harcaması lazım. Türkiye'de ise yeniden dengelenme denilince biz tam tersini yapmaya çalışıyoruz. Dünyada gelişmekte olan ülkelerin daha fazla tüketmesini sağlamaya çalışan bir yapı var. Biz ise geçtiğimiz yıllarda çok harcadığımız için bunu tersine çevirmeye çalışıyoruz. Bu kolay değil. En yakın komşumuz bir durgunluk içinde ve kısa vadede bu durumdan çıkamayacak. Başka örnekler de gösterilebilir. 10 yıldır büyümeyen bir Japonya ekonomisi var. Belki Avrupa'nın durumu henüz 10 yıl olmadı ama bankacılık ve borç krizi var, aynı zamanda da biraz önce bahsettiğimiz rekabet sorunu var. Ayrıca Avrupa tek bir ülke değil. Mali ve politik birliği olmayan, yalnızca parasal birliği olan bir birlik. İşte tüm bunlara bakınca, böyle bir ortamda Türkiye muazzam işler yapıyor. Avrupa'nın olmadığı bir yerde ihracatını artırıyor, Kuzey Afrika'ya gidiyor, orada işler yapıyor... Çok güzel şeyler başarıyor Türk işadamları. Şu an Türkiye'nin ihracatının ülke ve ürün bazında nasıl geliştiğine baktığınızda, karmaşık endekslere baktığınızda, olağanüstü bir gelişme olduğu görülüyor. Ekonominin 2010-2011’de çok hızlı olduğu büyüdüğü dönemlerde piyasalar aynı doğrultuda tepki vermemişti. Türkiye o yıllarda büyümede birinciydi ama finansal piyasalarda sonralara yakın bir yerdeydi. 2012 yılında ise tam tersi gelişmeler yaşandı. Büyüme geriledi, yıl sonunu yüzde 3'e yakın bir yerde bitireceğiz. Cari açık ve enflasyonda küçük toparlanmalar yaşandı.~
Ve finansal piyasalar bu hikayeyi çok sevdi. Türkiye ilk kez “Bir yıl hızlı büyü, arkasından küçül” devrinden çıkıp daha sağlıklı olan bir yapıya geçti. Bizim görüşümüz burada Merkez Bankası'nın çok fazla katkı sağladığıdır. Ama sadece Merkez Bankası olarak da bakmamak lazım. Bunun yanında Ekonomi Bakanlığı'nın ve Kalkınma Bakanlığı'nın çok önemli katkıları oldu. Türkiye'de ilk defa ihracatın, dış ticaretin yapısı araştırıldı. Normalde bunlar bir ülkede sanayinin ilk geliştiği yıllarda yapılması gereken çalışmalardır. Örneğin Asya bunları 20 yıl önce yapmıştı. Biz henüz yeni yapıyoruz ama çok da doğru şekilde yapıyoruz. Örneğin teşvik sisteminin faydalarını belki hemen şimdi değil ama gelecek 3-4 yıl sonra göreceğiz.

Murat Üçer Şu anki teşvik sisteminin geçmişteki teşvik sistemlerinden farkı nedir ki Türkiye yapısal dönüşümü sağlayacak? Geçmişte başarılı olmamıştı bu teşvikler. Zaten olmadığı için de cari açık veriyoruz.

Serhat Gürleyen Türkiye'de bölgesel olarak farklılaşan bir ücret mekanizması yok. Çin'de
Şanghay’da emeğin fiyatı belki Türkiye ile aynı, hatta belki daha pahalı. Ama bir köyüne gittiğinizde çok ucuza, 300 dolara işçi çalıştırabiliyorsunuz. Belki bu yeni sistemde bölgesel olarak farklılaşan bir minimum ücret sistemleri getirilecek.

Murat Üçer Ama daha gelecek yani?

Serhat Gürleyen Evet gelecek. Daha çok yeni.

Kamil Yılmaz Yeni teşvik sisteminde bölgesel asgari ücrete girmeden devletin cebinden bir ölçüde farklılaşmayı sağlıyor. Ama yani Türkiye’nin ikili yapısını düşünürsek bu bence çok önemli.

Erhan Usta Net ücretin işveren maliyeti açısından.

Serhat Gürleyen Türkiye’nin katma değeri sınırlı olan birçok sektörde çok ciddi bir istihdamı var.

Murat Üçer
Siz teşvik paketindeki 6. Bölge’yi söylüyorsunuz. 6. Bölge için amaç o zaten, kalkınma amacı o... Sonuçta teşvikin mantığında iki amaç var. İlki fakirliği, eşitsizliği gidermek. Bir diğeri de ekonominin üretim tarafını dönüştürmek. Ben ikinci noktada bir umut ışığı arıyorum. Niye dönüşeceğiz bu programla, onu görmeye çalışıyorum?

Kamil Yılmaz Amaç, emek yoğun sektörleri Doğu’ya kazandırmak. Zamanında tekstil sektöründeki üreticiler Türkiye’den çıkıp maliyeti daha düşük başka ülkelere giderken bu tür politikalar uygulanabilirdi. Hatta asıl o zaman bunlar yapılmalıydı. Ama şu anda uygulanıyor. Yine amaç tekstil gibi emek yoğun sektörlerin doğuya gitmesini sağlamak.~

Murat Üçer Ama bu durumda da yine Bangladeş ile yarışamazsınız. Yine orası daha ucuz.

Kamil Yılmaz Evet ama amaç emek yoğun tekstil-konfeksiyon üretiminin Türkiye’den belirli bir dönem daha gitmemesini, burada istihdam yaratmaya devam etmesini sağlamak.

Yasemin Erdoğan
Bu teşvik paketindeki amaç, katma değerli üretimin teşviki, stratejik sektörlerin teşviki olarak açıklanmıştı.

Murat Üçer Ben de onu soruyorum işte. Bu teşvik sistemi onu başarabilecek mi? Diğerleri yapamamıştı.

Kamil Yılmaz Stratejik yatırım konusu önemli. Hatırlarsanız, teşvik konuları gündeme geldiğinde Bakanımız otomotiv şirketlerine epey bir yüklenmişti. Otomotivciler “Bize de teşvik verin” dediler. O da “Sizin bahsettiğiniz yatırımlar olması gereken yüzde 40’lık yerli katma değeri sağlamıyor. Onun için size teşvik yok” demişti. Ama mesela Hyundai de otomotiv sektöründe. Yaz aylarında Hyundai bu teşviklerden yararlanabilmek için Güney Koreli iki yan sanayi şirketiyle birlikte teşvik için başvurmuştu. Sonucu ne oldu bilmiyorum ama böyle bir örnek hatırlıyorum.

Serhat Gürleyen Bu konuda Erhan Bey çok da gerçek örnekler verebilir ama bizim duyduğumuz, Türkiye birçok ara malı üretiyor. Hükümet gidiyor, ara malı üretenleri arıyor ve onların Türkiye’de üretime geçmeleri için çalışmalar yapıyor. Yani şu an Türkiye’de ne yaptığını bilen bir ekonomi yönetimi var. Ürün bazında, ülke bazında çalışan, başarılı bir ekonomi yönetimi var. Bu çok uzun soluklu bir süreç. Mesela Kamil Bey’in sanayi konusunda Türkiye ile Güney Kore’yi karşılaştıran bir çalışması vardı. Onlar bizim şu anda yaptığımız işlere 20-25 sene önce başlamışlar ve şimdi bu noktadalar. Biz hep Arçelik ile Samsung’u karşılaştırırdık. Sakın yanlış anlaşılmasın, Arçelik kesinlikle çok başarılı bir şirket. Ama iki şirket benzer yıllarda benzer noktalardan çıkmışlar. Bugün global baktığınız zaman ne kadar farklılar.

Kamil Yılmaz 80’lerde ikisinin cirosu aynı. 2000’lerin ikinci yarısında ise Samsung’un AR-GE harcamaları Arçelik’in toplam cirosuna eşit noktaya gelmiş.

Serhat Gürleyen Arçelik de çok başarılı bir şirket, hatta şu anda Türkiye’de AR-GE’ye en fazla pay ayıran şirketlerden biri aynı zamanda. Ama Samsung öyle bir noktada ki neredeyse tek başına İMKB’nin yarısı kadar piyasa değerine sahip. Demek istediğim şu: Samsung’un bu başarısı, 20 yıl önce atılan o adımlarla oldu. Bizim bugün başladığımız sistem de eğer sürdürülebilirse, 10-15 yıl sonra benzer sonuçlar çıkarabilir. Bence doğru yolda ilerliyoruz.~

Murat Üçer Ben bu tarz konularda analitik temellerin kuvvetlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yapıcı olmaya çalışıyorum ama biraz olayların kolayına kaçıyoruz gibi geliyor. Mesela ben benzer soruları bireysel emeklilik şirketlerindeki ilgili arkadaşlara da sordum. “Var mı bir simülasyonunuz?” dedim. Gazetelerde
hep okuyoruz. “BES uçuracak” deniyor. Ne gibi parametrelerle bunu görüyorlar, ne gibi simülasyonlar yapılıyor? Merak ediyorum. Açıkçası özel sektörden böyle bir çalışma yapmasını beklerdim. Herkes aynı ata oynuyor, belli ki bir umut var. “Yeni sistem şöyle çalışacak, böyle olacak” deniyor. Ama nasıl olacak? Ne zaman olacak? Tabii ki ev hanımlarını sisteme kabul edebileceksin, sonuçta bunlar olumlu, makul şeyler. Yanlış anlaşılmasın, başarılamayacak, olmayacak anlamında söylemiyorum. Ama bu işlerin analitik temelleri güçlenmeli. Daha dolu dolu tartışılmalı. Bu konularda birkaç parametreyle oynayarak çok derin sorunları çözemezsiniz. Mesela herkes eğitimden bahsediyor. Bugün hükümetimize sorarsak Türkiye'de eğitim reformu yapıldı. Ama bana sorarsanız yapılmadı. Teşvik sistemini, sanayi politikasını, sizler benden daha iyi biliyorsunuz. Buradaki asıl yapılması gereken şey, piyasaların çalışmadığı, “market failure” dediğimiz noktaları iyi saptamak ve zaman içinde siyasi açıdan suistimale yol açmaması için her şeyi çok saydam bir şekilde izlemek.

Yasemin Erdoğan
Teşekkürler. İkinci turumuza tekrar Erhan Bey ile devam edebiliriz. Fırsatlar penceresinden baktığınızda 2013’te Türkiye'nin önüne çıkabilecek ne tür fırsatlar görüyorsunuz? Türkiye neleri yakalamalı? Örneğin Serhat Bey ihracat pazarlarından bahsetti.

Erhan Usta Sadece 2013 için değil, orta dönem için de bir şeyler söyleyebilirim. Aslında piyasalar gidişattan memnun. Çünkü insanlar, yerli-yabancı herkes para kazanıyor. Ama bir iktisatçı olarak, bir planlamacı olarak işler beni yeterince tatmin etmiyor. Bunu derken işler kötü gidiyor anlamında söylemiyorum. Ama daha iyi olmalı. Önümüzdeki en büyük fırsat, 10. Kalkınma Planı’mız. Şu an onun üzerine çalışıyoruz. 20142018 dönemini kapsayan bir çalışmamız var.

Sedef Seçkin Büyük Bu planda sanayiciyi, yatırımcıyı neler bekliyor?

Erhan Usta Plan çıkmadan planın önceliklerini detaylandırmak doğru olmaz. Önce durum tespiti yapıp sonra politikaları şekillendirmek lazım. Bunlar önümüzdeki dönemlerde çalışılacak. Mesela buradaki en önemli konulardan biri teknoloji. Bizim için çok önemli bir başlık. AR-GE diyebilirsiniz, yenilikçilik diyebilirsiniz. Çok önemli bir konu.

Kamil Yılmaz Bilgi toplumu stratejisi yenileniyor bildiğimiz kadarıyla.~

Erhan Usta
Evet. Tabii Kalkınma Planı çok daha kapsamlı bir çalışma olacak. Teknoloji, katma değer deyip geçiyoruz da hakikaten belli bir ölçüde teknoloji üretmemiz lazım. İçeride biraz katma değeri yüksek işler yapmamız lazım. Aksi takdirde yine ülke ekonomisi geçmişte olduğu gibi “2 kez hızlı büyü, bir kez küçül” temposuna gider. Büyümede ortalama yüzde 7’ler Türkiye’nin hedefi olmalı. Geçmişte bu başarıldı. Türkiye yüzde 5’ler, 6’lar, 7’ler büyüdü. Dolayısıyla bu noktaları hedeflememiz lazım. Diğer konuşmacılar da biraz bahsetti. Eğitim konusu son derece önemli. Geçmişte, büyüme oranıyla eğitimde kalınan süre ilişkilendirildi. Veya eğitimdeki fiziki donanımlarla büyüme ilişkilendirilirdi. Örneğin derslik başına düşen öğrenci sayısıyla, okullaşma oranıyla veya öğretmen başına düşen öğrenci sayısıyla. Ama artık OECD çalışmaları da özellikle vurgu yapıyor ki aslolan şey eğitimin kalitesi. Israrla eğitimin kalitesi üzerinde durmalıyız. Kalkınma Planı’nda da çok öncelikli başlıklardan biri bu. İnşallah Türkiye bunları gerçekleştirebilir. Türkiye bunları gerçekleştirebildiği zaman uzun vadeli amaçlarımıza ulaşabiliriz. Aksi halde piyasanın bazen kazandığı bazen kaybettiği bir ekonomi olmaktan öteye gidemeyiz.

Kamil Yılmaz Sizce eğitimin kalitesini nasıl artırabiliriz?

Erhan Usta Uzmanların belirttiği şu: En önemli nokta öğretmenin kalitesi. Eğitimin kalitesi açısından araçlar çok önemli bir etken değil. Ana unsur öğretmenin, öğreticinin kalitesi.

Serhat Gürleyen Öğretmenliğin istenen, tercih edilen bir meslek olması lazım. Öğretmenlerin kendi eğitim seviyelerinin, kalitelerinin yüksek olması, ona göre kazançlarının ve yaşam koşullarının da iyi olması gerekiyor.

Erhan Usta Öncelikle en çalışkanlarımızın, en zekilerimizin öğretmen olması lazım. Öğretmenlerin takdir edilmesi lazım. Çok kısa bir dönem, o da iş garantisinden dolayı tercih edilen bir meslek olmuştu ama sonra tekrar terk edildi. Daha geniş açıdan baktığımızda kamu hizmetlerinde kurumsallaşma çok önemli. Sadece eğitimde değil, sağlık sisteminde, adalet sisteminde de aynı şekilde. Sürekli hepimiz “Yerli-yabancı sermaye Türkiye’ye gelsin, yatırım yapsın” diyoruz. O zaman kamunun politikalarının çok öngörülebilir olması lazım. Vergi politikasından başlayıp bütün düzenlemelerin. Tüm uygulamaların, düzenlemelerin öngörülebilir olması lazım. Yani insanlar şunu bilebilmeli: “Bu konuda artık 5 yıl, 10 yıl en azından bir geriye gidiş olmayacaktır veya bir zikzak olmayacaktır” diyebilmeli. Tabii ki sürekli geliştirme, iyileştirme olacaktır. Ama böyle bir şeyi bugün yap, ertesi gün sil, sonraki gün tekrar yap dönemi kapanmalı. Bugün böyle yapılıyor anlamında söylemiyorum. Ama geçmişe baktığımızda yapılan şeyleri hepimiz biliyoruz. O yüzden konulara detaylı, derinlikli ve uzun vadeli bakılması ve buna göre planlamalar yapılması lazım. Bunlar Türkiye’nin önümüzdeki dönem için önemli fırsatları olacak.~

Yasemin Erdoğan Peki reel sektör için nasıl bir 2013 bekliyorsunuz?

Erhan Usta Bugünden biraz daha iyi olacaktır. Yatırım maliyetlerinin biraz daha düştüğü, dış şartların biraz daha yumuşadığı bir dönem olacağını düşünüyorum. Evet Avrupa o kadar iyi değil ama 2013 bence 2012’ye göre daha iyi olacak. Sanayicimizin ihracat imkanları arttı. Avrupa’nın durumuna rağmen yeni pazarlara açılan bir ihracatçı profilimiz var. Son birkaç yıldır açıldığımız pazarlarda daha kuvvetli tutunacağız.

Yasemin Erdoğan Peki bu ihracatta yeni pazarlara açılmamız rakamlara yansımaya başladı mı? Nasıl bir resim çıkıyor?

Erhan Usta Tabii pazar çeşitliği açısından rakamlara yansıyor. 1 milyar doların üzerinde olan sektörlerdeki ihracatlara baktığımızda önemli oranda bir çeşitlenme görüyorsunuz. En son verilerde Avrupa’nın payı yüzde 38’e düşmesine rağmen ihracatımızdaki durum ortada. Altını reel olarak dışarıya alsak bile.

Murat Üçer Ama altını dışarı aldığımızda çok fark ediyor.

Erhan Usta
Evet, tabii fark ediyor. Ama yine de reel olarak ithalatımız düşerken ihracatımızda reel bir artış var. Tabii ki altın çok hızlandırıyor ama altın hariç verilerde de bu ivme görülüyor.

Murat Üçer Aylık ihracat rakamlarından altın rakamlarını çıkardığımızda, MENA’nın (Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi) toplamdaki payı 20-25 bandında. Mesela Avrupa’nın ihracattaki payı 60-70’lerden başladı da yüzde 40’lara düştü deniyor ama o biraz yanıltıcı. Hatta ekim ayında Avrupa ciddi biçimde geri geldi. Kasımda daha da artacak Avrupa’nın payı. O pazar çeşitlendirmesi verileri biraz abartılıyor gibi geliyor bana. Bence ihracat rakamlarına tamamen altınsız bakmak lazım.

Erhan Usta Kesinlikle katılıyorum. Altınsız bakmak lazım. Ama altın hariç de reel değişim pozitif. Onu söylemek istiyorum.

Kamil Yılmaz
Türkiye, son dönemde MENA dediğimiz Ortadoğu ve Afrika’daki pazar payı yüzde 3’lerden yüzde 5’lere çıkarmış. Bu son 5-6 yılda oldu. Bunu daha da artırabilir. Ama kesinlikle bir konuda çok dikkatli olmamız gerekiyor. Pazar çeşitlendirilmesi olması lazım ama Avrupa kesinlikle vazgeçilecek bir pazar değil. Çünkü Avrupa’ya yaptığımız ihracatın katma değeri ve kalitesiyle diğer pazarlara yaptığımız ihracatın katma değeri ve kalitesi aynı değil. Bu ihracattan elde edilen marjlar da aynı değil.~

Serhat Gürleyen Baktığınızda Çin ve Hindistan otomotiv sektöründe var ve Cezayir’de de biniliyor onların otomobillerine. Bizim en güçlü olduğumuz sektörlerden biri otomotiv. Bu ülkeler bize coğrafi olarak da çok yakın. Ama oralardaki pazarları alamamışız. Çünkü Çin bilinçli bir şekilde otomotivin üzerine gidiyor. 10 yıldan beri bunu yapıyor.

Murat Üçer
Çünkü ucuz. Kişi başı işçilik maliyetlerini ihmal etmemek lazım. Artık biz pahalıyız.

Sedef Seçkin Büyük
Teşekkürler. Tekrar Gülcan Hanım’a dönmek istiyorum. 2013’te nasıl bir yatırımcı ilgisi bekliyorsunuz? Bir de Türkiye’yi güçlü - güçsüz yönleri açısından diğer ülkelerle, benzer pazarlarla kıyaslayabilir misiniz?

Gülcan Üstay Yabancı yatırım için çok önemli üç konu var. Güven, öngörülebilirlik ve sürdürülebilirlik. Diğer gelişmekte olan ülkelere, yakın pazar ülkelere baktığınız zaman ise göreceli olarak Türkiye daha önde. Ama en iyi durumda mıyız? Hayır. Yatırım yapılabilir seviyelerde olan BBB- ve BBB ortalamaları olan ülkelere göre biraz daha gitmemiz gereken yollar var. 2013 yılı yabancı yatırımcı profili açısından nasıl olacak diye baktığımızda, bizim yaptığımız değişik istatistiki çalışmalar var. Özellikle yabancı portföy yönetim şirketleri arasında yaptığımız çalışmalarda onların yatırım eğilimlerini ölçmeye çalışıyoruz. Yapılan en son ankette gözlemlediğimiz şu ki özellikle gelişmekte olan pazarlardaki reel sektör tahvillerine, özellikle corporate bond’lara ilginin artacağını görüyoruz. Türkiye’ye bunu taşırsak, yaptığımız not artırımından önce da dikkat ederseniz Türk bankaların ağustos-eylül aylarında ciddi bir Eurobond ihraçları olmuştu. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi Türk bankaları zaten Fitch tarafından yatırım yapılabilir seviyelerde değerlendiriliyordu. Mayıs ayında ikinci not artırımı geldi. Türk bankaları bunun etkisiyle beraber ve global piyasadaki likiditeyi de çok güzel yakalayarak, eylül itibarıyla çok büyük montanlarda Eurobond ihraçlar yapmaya başladılar. 500 milyon dolar ile
1 milyar dolar arasında ihraçlar yaptılar. Bundan 2 yıl öncesinde Türk bankalarında veya şirket tahvil piyasasında böyle bir şey göremezdiniz. Ama yine de diğer gelişmekte olan ülkelerle kıyasladığımızda özellikle bu tarafta gideceğimiz çok fazla yol var. 2013’te bizim öngörümüz, bankacılık piyasası tabii ki ihtiyacı olduğu sürece borçlanacak. Ama hem likidite hem sağlamlık açısından aşırı bir borçlanma ihtiyacı olduğunu düşünmüyoruz. Türk bankaları gerektiği ölçüde borçlanmaya devam edecek. Ama tabii ki 2013’teki büyüme oranıyla ve kredi oranlarıyla doğru orantılı olacak. Bizim öngörümüz yüzde 15-20 civarında bir
kredi büyümesi. Ülke büyümesinin de yüzde 3,8 civarında büyüyeceğini öngörüyoruz. Bu öngörüler paralelinde, Türk bankacılık sisteminin vadesi gelen sendikasyon kredileri yerine belki Eurobond ihraçlarını gerçekleştirecektir. Eurobond ihtiyaçlarını neden sendikasyonla ikame ediyorlar? Çünkü sendikasyon piyasası genelde 1-2 yıllık vadelerle dönerken Eurobond’da bu vadeler 5-10 yıllık aralığında borçlanabiliyorlar. Tabii faiz oranları da ciddi biçimde aşağı çekilmiş durumda. Diğer taraftan 2013’te öne çıkacak bir konu da reel sektör tarafından çıkarılan borçlanma araçları. Buna çok büyük bir iştah var. Bunu hem kendi ofislerimize gelen yatırım bankalarından hem de dışarıdaki ziyaretlerimizde ciddi bir şekilde test ediyoruz.~

Serhat Gürleyen Yerel mi yabancı para cinsi mi?

Gülcan Üstay
İkisi de olabilir. Ama yerel para cinsinden olması konusunda birkaç soru işareti var. Öncelikle buna yatırım yapacak yatırımcıyı bulmak önemli, ikincisi de TL bonoların vadesinin ne olacağı. Diğer faktör de faiz. Türk şirketleri halen Türk bankalarından TL cinsinde çok iyi koşullarda, çok iyi faizlerle borçlanabiliyorlar. Dolayısıyla TL ya da yabancı para cinsinden çıkarılacak tahvillerin bununla kıyasladığınızda avantajlı bir konumda olması lazım. Ya fiyatlamada ya vadede bir avantajının olması lazım. Yabancı para cinsinden borçlanma ise çok daha farklı. Orada yabancı yatırımcı bazına ulaşmış oluyorlar. Piyasada bunu şimdiden test etmiş iki şirket var. Bunlardan biri Tüpraş. Tüpraş şimdiye kadar kesinlikle sermaye piyasalarından borçlanmıyordu ama ilk kez geçtiğimiz ekim ayında 500 milyon dolar civarında borçlandı. Bu uzun vadeli bir borçlanmaydı. Bu tarz borçlanmaların 2013’te daha sık gerçekleşebileceğini düşünüyoruz. Bunun iki nedeni var: İlki, Türkiye’deki şirketlerin bu pencereyi geç de olsa fark etmiş olmaları. Ayrıca yabancı yatırımcıların iştahının artması. Diğer konu ise şu: Hep ihracat pazarlarının çeşitlendirmekten bahsettik ama Türkiye son dönemde yatırımcı bazında da çeşitlendirmeye gitti. Özellikle son birkaç yılda Türkiye’ye gelen yabancı yatırımcıların coğrafyası çok fazla çeşitlendirildi. Asya burada çok önemli. Şimdiye kadar hep ABD, Avrupa kökenli
yatırımlar geliyordu. Son dönemde Ortadoğu gelmeye başlamıştı. Ama artık tamamen farklı bir bölgeye girdik, o da Asya. Aslında Singapur ve Hong Konglu yatırımcıları Eurobond piyasasında yoğun olarak görüyoruz. Ama tabii ki hükümetin yaptığı bu “Samurai Bond”dan sonra Japon ilgisini de kazandık. Japon yatırımcısı aslında bono yatırımından öte daha uzun vadeli yatırımlar yapmak için fırsatlar kolluyor. Son 1 yılda çok büyük Japon bankalarının Türkiye ofisleri açılıyor. Bunlar, Türkiye’de iş yapan Japon şirketlerine hizmet verebilmek için açılan temsilcilikler. Tüm bunların Türkiye’nin uzun dönemli politikalarının bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Hem ihracatı çeşitlendirmek hem farklı bir yatırımcı kitlesine ulaşabilmek. Bu bize nasıl bir fırsat yaratıyor? Avrupa ve ABD sıkıntıya düştüğünde kendimizi başka pazarlardan fonlayabilme kapasitemizi artırabilmemiz lazım.

Serhat Gürleyen
Şimdiye kadar para Avrupa’dan Asya’ya gidiyordu. Paranın artık doğrudan bize gelmesine uğraşıyoruz. Singapur ve Hong Kong aslında Asya’nın Londra’sıdır. Asya’nın fon yönetim merkezi, finans merkezi olan bir bölgedir. Bunu unutulmamalıyız. Oradaki para aslında Asya’nın her tarafından geliyor olabilir.

Gülcan Üstay
Aynen öyle. Ben konuyu şöyle bağlamak istiyorum. 2013, Türkiye için zor bir sene. Sınav senemiz olacak. Belli bir seviyeye gelebildik, bunun için çok çalıştık ama bunun sürdürülebilir olması gerekiyor. Belli kurumların bu ortamı çok iyi yönetebilmesi gerekiyor. Hükümetin kamu maliyesi ve bütçe tarafında Orta Vadeli Program’a uygun hareket edilmeli. Merkez Bankası’nın piyasayı çok iyi okuması gerekiyor. Esnekliğine devam etmeli. Bu yabancı yatırımcının çok yakından takip ettiği bir konu. Bazı politikaların daha kolay anlaşılabilir olması, öngörülebilir olması yabancı yatırımcıyı piyasaya daha kolay çekecektir.~
Kurum olarak 2011 sonunda 2012’nin nasıl geçebileceğine dair bizim de soru işaretlerimiz vardı. Bu yüzden yukarı yönlü aksiyon alma konusunda çok çekimser kaldık. 10’lar senesinin olması sıkıntılıydı. 10 enflasyon, 10 cari açık, 10 büyüme rakamı vardı, biz 10’lar senesini geride bıraktık ki böyle durumlarda genelde ekonomiler, böyle dönemlerden sonra ciddi resesyonlara girer. Böyle beklentiler olur. 2012 için hedeflerde çok kötü sonuçlar beklenirdi. Ciddi durgunluk beklentisi vardı ama 2012’de çok başarılı çalışmalar yapıldı ve yumuşak iniş ile durgunluk yaşanmadan ekonominin soğuması sağlandı. Bizim de takibimiz 2013’te yine aynı konular olacak. Bu politikaların başarılı olup olmayacağını yakından takip edeceğiz. Belli başlı göstergelerde sürdürebilirliğin korunup korunmadığını takip etmeye devam edeceğiz. Zaten ekonomide istikrar korunabildiği ve sürdürülebilirlik devam ettiği sürece yabancı yatırımcının ilgi ve iştahı sürecektir.

Sedef Seçkin Büyük
Kamil Bey ile devam edeceğiz. Fırsatlar başlığı altında siz 2013’teki Türkiye’nin hangi fırsatları yakalaması gerektiğini düşünüyorsunuz? Uzun vadede hayata geçirilmesi gereken tedbirlerden bahsedebiliriz. Çok fazla da iyimser değildiniz.

Kamil Yılmaz Sadece 2013 değil, önümüzdeki dönem genel olarak bizim için bir test dönemi olacak. Merkez Bankası bunu çok vurguladı. “Bu yıl yumuşak inişi gerçekleştireceğiz” dedi. Bir ölçüde bu yumuşak
inişi gerçekleştirmiş olduk ama önümüzdeki yıllarda cari açığı çok fazla kontrol dışına çıkarmadan, çok fazla büyütmeden, ekonominin istikrarlı bir şekilde büyümesini sağlamalıyız. Bizim açımızdan asıl performans kriteri bu. Ben orada fırsat olarak gördüğüm şeyleri şöyle özetleyebilirim. Ekonomi yönetiminin şu anda daha deneyimli olduğunu düşünüyorum. 2000’lerin ortalarına göre reform ihtiyacını daha iyi görebiliyorlar. OVP de bunun bir göstergesi. Ama daha önce de vurguladığım gibi siyaset tarafı beni rahatsız ediyor. İki yılı bulan bir süreçte kamudan, özel sektörden ve üniversitelerden yüzlerce uzmanın katkısıyla hazırlanan emek piyasası reformunu geçtiğimiz aylarda Sayın Başbakan’ın kararıyla rafa kaldırılması buna verilecek bir örnek. Merkez Bankası açısından baktığımda evet, TCMB gelenekselciliğin dışına çıkıp aynı anda birçok aracı birden kullanmaya çalışıyor. Bunun sonucunda bir ölçüde politikalarının anlaşılırlığı azalıyor. Kısa vadeli volatilite yaratmak suretiyle kısa vadeli portföy yatırımlarını da caydırıyorlar böylece. O anlamda Merkez Bankası’nın şu ana kadar başarılı olduğunu düşünüyorum. Geleneksel merkez bankacılığının dışına çıkıyorlar. Ama bir yandan da şöyle bir gerçek var ki şu anda bu gelenekselliğin dışına çıkmayan yok zaten. Çünkü zaman farklı. Baktığımızda ileride bunların enflasyon maliyeti olabilir mi? Evet olabilir, ama gördüğümüz kadarıyla enflasyonu düşürmeyi başaramasalar da şu anda kontrol altında tutmayı başarıyorlar. 2013 yılında Avrupa ve ABD’deki ekonomik gelişmelerin 2012’ye göre biraz daha olumlu olmasını bekliyorum. Bu yüzden de AB yavaş yavaş büyümeye geçerken ABD’nin görece daha yüksek bir büyüme hızına ulaşması mümkün.~

Serhat Gürleyen Avrupa küçülecek demiyoruz ama eskiden 1 ile 2 arasında büyürken, artık sıfır ile yarım arasında büyüyecek.

Kamil Yılmaz
Benim vurgulamak istediğim de bu. Uzun vadeli büyüme yüzde 1 civarında olacaktır. Ancak Avrupa’nın gelecek yıl durgunluktan çıkacağını öngörüyorum. O anlamda dışarıdan gelecek bir kötü haber beklemiyorum. En azından talep açısından baktığımız zaman, bu yıldan daha kötüsü olmayacak. Onu görüyorum. ABD’nin ise daha olumlu olacağını düşünüyorum. Kur açısından ise Euro - dolar paritesinde Euro lehine bir gelişme olması, Türk ihracatçısı için olumlu olacaktır. Euro-dolar makasının açılması Türkiye’ye her zaman faydalı olmuştur. Bunlar dışında 2013’te özellikle genişlemeci para politikalarının dünyanın belli başlı ülkelerinde devrede olacağı kesin olduğuna göre, bizim gibi ülkelere sermaye akışında artış olması kaçınılmaz, Bunun kısa vadeli sermaye olarak kendisini göstermesi mümkün ancak Merkez Bankası o konuda gerekli önlemleri alacağını, TL’nin çok değerlenmesine izin vermeyeceğini açıkça söyledi. Dünya ekonomilerinin “yeni normal”e adapte olmalarının ardından küresel boyutta doğrudan uluslararası yatırımların artmasını bekliyorum, Böyle bir ortamda, özelleştirmelerin artacağı bir ortamda. Türkiye’nin çekeceği doğrudan yatırımların da artması kuvvetle muhtemeldir.

Gülcan Üstay Biz yaptığımız araştırmalarda şunu da görüyoruz, Yatırım yapılabilir seviyeye gelen ülkelerde hemen ertesi yıl doğrudan yabancı yatırımda çok ciddi bir ivmelenme oluşmuyor, İkinci yıl itibarıyla ivmelenme oluyor, Türkiye’de de böyle olabilir.

Kamil Yılmaz Hangi sektörler itibarıyla bakıyorsunuz?

Gülcan Üstay Sektör bazında şu anda bir öngörüde bulunmak zor ama genel FDI (doğrudan yabancı sermaye) rakamları olarak baktığımızda bu tarz bir ivme görülebilir. Ama sizin de dediğiniz gibi artık çok farklı bir dünyada yaşıyoruz. 2012-2013 Türkiye’ye belki çok ciddi bir doğrudan yabancı sermaye girişi olabilir, Çok ciddi özelleştirmeler var, Dünya rakamlarına bakarsanız, dünyanın ortalama yüzde 2 büyüyeceği öngörülürken, Türkiye’nin yüzde 3,8’lik büyümesi çok ciddi, 4’ler 5’ler konuşuluyor, En karamsar olanımız bile yüzde 3 diyor, Bunları düşünürseniz yabancı yatırımcının Türkiye’ye gelmesi için birden çok neden var.

Sedef Seçkin Büyük
Son dönemde görüştüğümüz iş adamları, çok büyük grupların CEO’ları hep yurtdışında satın alma peşinde olduklarını dile getiriyorlar. “2013’te Avrupa’da şirket satışları artacak, Biz de fırsat arıyoruz” diyorlar. Bu açıdan nasıl fırsatlar var sizce? Türk şirketlerin satın almaları gerçekten hızlanacak mı?~

Serhat Gürleyen Kesinlikle hareket bekliyorum. Bu, Avrupa’nın durgunluktan çıkmasının doğal yollarından biri, Ama şöyle bir kritik nokta var, Avrupa’da şirket almak kolay ama borcu ve işçisiyle alıyorsunuz. Türkiye’de olduğu gibi “Şu kadar kişiyi işten çıkartayım, şunları buraya göndereyim” diyemiyorsunuz. Bu
süreci Türkiye’deki gibi yönetemiyorsunuz. Çok ciddi maliyetler var. Katı regülasyonlar var iş gücü piyasasında.

Kamil Yılmaz Bence bu trend güçlenerek sürecek. Sadece Avrupa açısından değil de Ortadoğu ve Afrika açısından da Türk şirketleri giderek dünyaya açılıyor. Ama onun nasıl finanse edildiği önemli.  Eğer yurtdışı kredilerle finanse ediyorlarsa belki ilk başlangıçta Türkiye için ciddi bir sermaye çıkışı olabilir. Bu da cari dengenin aleyhine olacaktır.

Serhat Gürleyen Bizim okuduğumuz veya yaptığımız örneklerde şunu görüyoruz: Avrupalı şirket kendisi için üretim yaptırıyor ama memnun kalmıyor. “Bu benim işimi düzgün yapamıyor, buyurun bunu alın, siz yapın” diyor. Ama üretim tarafındaki sorunlar gerçek yaşama girince o kadar kolay çözülmüyor. İçeri girince birçok zorluklarla karşılaşıyorsunuz. En başta işçinin kendisi. Bunları tek bir formülle çözme şansınız yok, Ancak yaşayarak, görerek başa çıkabiliyorsunuz. Orada da şöyle bir durum var: Sendikalar var ve oradaki emek piyasasındaki yasalar yaşlıyı koruyor, hali hazırda emek piyasasının içindekileri koruyor. Gençler içeriye giremiyor. O yüzden Avrupa’daki işsizlik özellikle genç nüfusta çok fazla, Avrupa’da yeni birini işe alacaklarına mevcut olanlara fazla mesai ücreti ödemeyi tercih ediyorlar. Gerçi artık Türkiye’de de zorlaşmaya başladı, Eskisi kadar kolay değil, Ama Amerika’da çok kolaydır, İnsanlar işe giderken “Bu akşam da çalışabilecek miyim veya işime gidebilecek miyim” diye korkarlar ve bu onları verimli yapar. Avrupa’da ise emek piyasası son derece katı.

Sedef Seçkin Büyük Teşekkürler. O zaman son turda eklemek istedikleriniz varsa rica edelim lütfen.

Erhan Usta Çok güzel bir sohbetti. Teşekkür ediyorum. Benim çok fazla ekleyeceğim bir şey yok. Ama gördüğüm kadarıyla kamu maliyesi tarafında bir sorun olur mu gibi endişeler var. Onunla ilgili şunları
söyleyebilirim. Gider tarafını tahmin etmek zor. 2012 için beklenenin altında büyüme gelmesine rağmen, gelir tarafında problem yok. Hedeflerimizle uyumlu bir şekilde ilerliyoruz. 2013 açısından da hedeflerin tutturulabileceğine inanıyorum. Hükümet ciddi biçimde sıkı duruyor. Kamu maliyesinde hedeflerin altında kalma durumunun olacağını sanmıyorum. Bu tabii cari açık açısından da son derece önemli. Hiç olmazsa kamu tasarruf yatırım açığını asgaride tutmalıyız. 2013 kolay olmayacak ama beklentimiz ve çabalarımız daha iyi bir yıl olması için. Kamu sektörüyle özel sektörüyle iyi bir yıl yaşarız umarım.~

Murat Üçer Ben de aslında söyleyeceğimi söyledim. Dünyada hakikaten çok ciddi bir büyüme krizi var. Bu büyüme krizi özellikle gelişmiş olan ülkelerde yoğunlaşmış durumda. Avrupa biraz büyür büyümez, bence bunlar detay. Büyüme olacaksa önümüzdeki yıllarda o büyüme bizim gibi ülkelerden gelecek. Ama bu noktada Türkiye’nin diğer ülkelerden kendini ayrıştırması önemli. Bu düzeylerde bir cari açığımızın olması bence bir rekabet sorunumuz olduğu anlamına geliyor. Türkiye’de rekabetin iki belirleyicisi var: Enflasyon farkları ve yapısal reformlar. Enflasyon farkından kastım şu: Türkiye’de son 5-6 yıllık döviz kuruna bakarsanız nominal olarak, Türkiye’deki reel döviz kurundaki rekabet kaybı, tamamen enflasyonumuzun, ticaret ortaklarımızdan daha yüksek olmasından kaynaklanıyor. Bütün bunlar yıllar içinde birikti. Bunu zaman içinde çözeceğiz diye umuyorum. Bütçe tarafında ise genel hatlarıyla çok endişeli değilim. GSYH’ye oranla 2 beklediğin şey 3,5 olur ama mesela artık 8 olmayacak bütçe açığı Türkiye’de. Büyüme, borç dinamiklerimiz açısından da en fazla yüzde 40-45 olur. Ama yönetişim ve saydamlıkla ilgili sorunların olduğunu düşünüyorum. Vergi ve harcama tarafında çok saydam olunmalı. Mesela özelleştirilme yapılıyor. Bence özelleştirmenin şu anda bunlara tahsis edilmesi lazım. Türkiye 5-6 yıl boyunca bunu IMF programı çerçevesinde borcu indirmekle yapmıştı. Şimdi ise yapısal dönüşüm için yapılmalı. Sosyal güvenlik, eğitim, sağlık konularında daha ciddi anlamda çalışılmalı. Bunlar çok önemli kaynak gerektiren konular. Özelleştirmelerden gelecek paralarla yapılabilir. Tabii bu kaynak aktarımlarının çok iyi yönetilmesi gerekiyor.

Sedef Seçkin Büyük
Hepinize katıldığınız için tekrar çok teşekkür ediyoruz.

Türkiye ve dünya ekonomisine yön veren gelişmeleri yorulmadan takip edebilmek için her yeni güne haber bültenimiz “Sabah Kahvesi” ile başlamak ister misiniz?


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz