Konjonktür Teşhisi

ANAYAZI KONJONKTÜR TEŞHİSİ Gelişmiş ülkelerde merkez bankalarının en önemli işlevi ekonomik konjonktürü izlemek ve gerektiğinde para politikası araçlarını kullanarak yön vermeye çalışmaktır. Türk...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Konjonktür Teşhisi

ANAYAZI

KONJONKTÜR TEŞHİSİ

Gelişmiş ülkelerde merkez bankalarının en önemli işlevi ekonomik konjonktürü izlemek ve gerektiğinde para politikası araçlarını kullanarak yön vermeye çalışmaktır. Türkiye’de Merkez Bankası yıllar yılı kamunun finansmanını kolaylaştıran bir araç olarak kullanıldığından bu işleve pek sahip olamadı. Ancak 2001 yılında bağımsızlığını kazanmasından bu yana Merkez Bankası’nın bu konuda epey ilerleme kaydettiğini görüyoruz. Merkez Bankası’nın konjonktürü izleme ve yön vermeye çalışma fonksiyonu özellikle son birkaç ayda epey öne çıktı.

Ancak Merkez Bankası konjonktür teşhisi konusunda ülkemizin önde gelen bazı iktisatçılarıyla anlaşmazlığa düşmüş durumda. Yılın ilk yarısını ekonomi iyice yavaşlayarak kapattı. Merkez Bankası, bu yavaşlamanın geçici olduğunu ve yılın ikinci yarısında ekonominin yeniden canlanacağını düşünüyor. Bu düşünceyle de 2006 enflasyon hedefini güvenceye almak için, üç aydan beri faiz oranlarını indirmiyor. Buna karşılık bazı iktisatçılar ağır bir resesyonun yani Türkçesi ile durgunluğun kapıda olduğundan söz ediyor.

Resesyon endişesi

Resesyon tehlikesine dikkat çeken iktisatçıların başında Bilgi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Prof Dr. Asaf Savaş Akat yer alıyor. Akat, 8 Eylül 2005 tarihli Vatan gazetesindeki “Zıt teşhisler” başlıklı yazısında konjonktürün durumu konusunda Merkez Bankası ile farklı düşündüğünü açıkça ortaya koymuştu. Akat, temmuz ve ağustos aylarında yayınlanan yazılarında da resesyon tehlikesine dikkat çekmişti. (Akat’ın yazılarına http://www.vatanim.com.tr adresinden ulaşılabilir.)

Bir başka örnek bir dönem Hazine Müsteşarlığı yapmış olan Mahfi Eğilmez. Radikal gazetesinde köşe yazıları yayınlanan Eğilmez, 15 Eylül 2005 tarihli ve “Cari açık önemli değildir” başlıklı yazısında 2005 yılı büyüme oranı için “Bana sorarsanız yıllık büyüme yüzde 3 dolayında oluşur” diyordu. Ekonomi yılın ilk yarısını yüzde 4’ün üzerinde bir büyüme oranıyla kapattığına göre, bu açıklama Eğilmez’in yılın ikinci yarısında yüzde 2 dolayında bir büyüme beklediğini gösteriyor. Bu oran da Türkiye şartlarında ağır bir resesyona karşılık geliyor. (Eğilmez’in yazılarına http://www.radikal.com.tr adresinden ulaşabilirsiniz.)

Merkez Bankası ile bazı iktisatçıların konjonktür teşhisi konusunda anlaşamaması bu konunun masaya yatırılmasına gerektiriyor. İkinci çeyrek, milli gelir verilerinin geçen ay yayınlanmış olması ve ikinci yarıyılın ilk aylarına ilişkin bilgilerin de yavaş yavaş ortaya çıkması, bu konuda fikir yürütme imkanı veriyor. Bu yazıda bunu yapacak ve 2005 yılının hangi oranda bir büyüme ile kapanabileceğini ortaya koymaya çalışacağız.

İkinci çeyrekte büyüme

Öncelikle ikinci çeyrek milli gelir verilerine bakalım. İkinci sayfadaki kutuda ayrıntılarını görebileceğiniz gibi, ikinci çeyrekte büyüme oranı ilk çeyrektekinden düşük çıktı. Esasında bu beklenen bir şeydi. Bahar aylarında sanayi üretimindeki artış oranının yüzde 2 dolayına kadar gerilemesi ve ihracatın da giderek kan kaybetmesi, ikinci çeyrekte büyüme oranının ilk çeyrektekinden daha düşük çıkacağının sinyalini vermişti. Zaten ilk resesyon endişeleri de bu verilerin görülmesinden sonra ortaya çıkmıştı.

Hükümetin 2005 yılı büyüme hedefi, GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) bazında yüzde 5. Yılın ilk yarısında GSMH büyüme oranı yüzde 4.3 oldu. Bu durumda hükümetin hedefinin tutması için ikinci yarıyılda yüzde 5.5’in üzerinde bir büyümenin gerçekleşmesi gerekiyor. Üçer aylık dönemlerde gerçekleşen GSMH’nin yıllık GSMH içindeki ağırlıklarını dikkate alarak yaptığımız hesaplara göre, hedefin tutması için üçüncü çeyrekte yüzde 6, dördüncü çeyrekte ise yüzde 5 dolayında bir büyüme yaşanması gerekecek. Yani hedefin tutması ikinci yarıyılda ekonominin yeniden canlanmasını gerektiriyor.

Resesyon tahmini yapanların haklı çıkması için ise ikinci yarıyılda büyüme oranının yüzde 2 dolayında gerçekleşmesi gerekiyor. Yine üçer aylık dönemlerin GSMH içindeki ağırlıklarını dikkate alırsak, resesyon tanımlaması için üçüncü çeyrekte yüzde 3’ün, dördüncü çeyrekte ise yüzde 1’in biraz altında büyüme oranlarının gerçekleşmesi gerek. Son iki çeyrekte büyüme bu oranlarda gerçekleşirse 2005 yılının tamamındaki büyüme oranı yüzde 3 dolayında kalacak.

Baz etkisine dikkat

Büyüme konusunu incelerken “baz etkisi”ni gözden uzak tutmamak gerekiyor. Üçer aylık dönemlere ait büyüme oranları, söz konusu dönemde gerçekleşen milli gelirin geçen yılın aynı döneminde gerçekleşen milli gelire oranlanması ile hesaplanıyor. Dolayısıyla geçen yılın aynı dönemindeki milli gelir yüksek ise hesaplanan büyüme oranı düşük, geçen yılın aynı dönemindeki milli gelir düşük ise hesaplanan büyüme oranı yüksek çıkıyor.

Yılın ilk yarısında büyüme oranlarının düşük çıkmasında, geçen yılın aynı döneminde milli gelirin çok yüksek gerçekleşmesinden kaynaklanan baz etkisi önemli rol oynadı. Bu baz etkisi yılın ikinci yarısında ise ortadan kalkacak. Çünkü geçen yılın ikinci yarısında ekonomi sert bir fren yapmış ve büyüme oranları ilk yarıyıla göre epey gerilemişti.

Şimdi bu baz etkisini de unutmadan ikinci yarıyıla ilişkin ilk göstergelerin değerlendirmesine geçelim.

Sanayinin sinyali

Ekonomideki büyüme için en önemli öncü gösterge sanayi üretimindeki değişim oranıdır. Genelde ekonomideki büyüme oranı sanayi üretimindeki değişim oranının 1-2 puan altında veya üzerinde çıkar. Bu durum sanayinin ekonomideki payının yüzde 30’a yakın olmasından ve diğer sektörlerle etkileşiminin de yüksek olmasından kaynaklanır. Nitekim aylık endekse göre ilk çeyrekte sanayi üretimi yüzde 6.1 artarken GSMH büyüme oranı yüzde 5.3 olarak gerçekleşmişti. Sanayi üretiminin yüzde 3 arttığı ikinci çeyrekte ise GSMH büyüme oranı yüzde 3.4 olarak gerçekleşti.

Bu ön bilgi ile temmuz ayı sanayi üretiminin yüzde 0.3 oranında gerilediğini gördüğümüzde büyüme açısından pek iyi bir sinyal almıyoruz.

Ancak yukarıda değindiğimiz baz etkisi ağustos ayında sanayi üretiminin yeniden yükseleceği sinyalini veriyor. Çünkü geçen yılın ağustos ayında sanayi üretimi çok düşük gerçekleşmişti.

Ağustos ayında imalat sanayi kapasite kullanım oranının yüzde 80.4 ile temmuz ayındaki düzeyine (yüzde 80.6) çok yakın çıkması da bu ayda sanayi üretiminin yükseleceği beklentimizi güçlendiriyor.

Baz etkisini dikkate aldığımızda, yılın kalan aylarında da sanayi üretimindeki artış oranı bahar aylarında gördüğümüzden daha yüksek çıkacak gibi görünüyor. Bu da ikinci yarıyılda büyüme oranlarının ikinci çeyrektekinden yüksek olacağı sinyalini veriyor.

İç ve dış talepte düzelme

Son yıllarda büyümenin motor güçlerinden biri haline gelen ihracatta da ikinci yarıyılda işlerin bahar aylarına göre düzeldiği görülüyor. Esasında burada da temmuz ayı verisi pek iyi değil. DİE’nin verilerine göre temmuz ayında ihracat yüzde 4 oranında geriledi. Ancak öncü gösterge niteliğinde olan TİM’in (Türkiye İhracatçılar Meclisi) verileri, ağustos ayında ihracatın yüzde 16.6 arttığını gösteriyor. Eylül ayının ilk 22 gününe ait veriler, ihracattaki toparlanmanın bu ayda da sürdüğüne işaret ediyor. TİM’in verilerine göre 1-22 Eylül tarihleri arasında yapılan ihracat geçen yılın aynı döneminde yapılan ihracatın yüzde 16.9 üzerinde bulunuyor.

İç talebin önemli bileşenlerinden olan otomotiv satışlarında da ikinci yarıyılda işlerin düzeldiği görülüyor. İlk altı ayda otomotiv satışları geçen yılın aynı aylarının altında kalmıştı. Temmuz ve ağustos aylarında ise satışların geçen yılın aynı aylarındaki düzeylerini aştığı görülüyor. Bu durum otomotivcilerin yıl sonu tahminlerini yeniden gözden geçirmelerine yol açtı. İkinci yarıyılın kalan aylarında da otomotiv satışlarındaki artışların süreceği ve satışların yıl sonunda 2004 yılı düzeyine ulaşılacağı tahmin ediliyor.

Normal büyüme dönemi

Son olarak ikinci çeyrekte ekonomiyi durgunluğa sürüklenmekten kurtaran inşaat sektörüne değinelim. 6 yıllık bir durgunluktan sonra şaha kalkan bu sektörde büyümenin ikinci yarıyılda da sürmesi bekleniyor. İnşaat sektörünün ekonomideki ağırlığı çok yüksek değil ama pek çok sektörü etkileme gücü var. Bu sektördeki canlılık çimento, cam, seramik gibi inşaat malzemesi üreten sektörlerde de işleri açıyor. Yapılan konutların iskana açılması aşamasında ise mobilya, mefruşat, beyaz eşya gibi sektörlere de talep doğuyor. İnşaat sektöründeki canlanmanın sürmesi de ikinci yarıyılda büyümeyi güçlendirecek bir faktör olacak gibi görünüyor.

Tüm bu bilgileri bir arada değerlendirdiğimizde biz ekonominin ağır bir resesyona doğru sürüklendiği görüşünün pek doğru olmadığı izlenimini ediniyoruz. Ancak ikinci yarıyılda büyük bir canlanma yaşanması olasılığı da pek güçlü görünmüyor. Bu yıl büyüme daha çok yüzde 4-5 arasında bir değer alabilecek gibi görünüyor. Bu da Türkiye ölçülerine göre durgunluğa ya da canlanmaya değil, normal büyümeye tekabül ediyor.

İKİNCİ ÇEYREKTE BÜYÜME DÜŞÜK ÇIKTI

Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) ikinci çeyrek döneme ilişkin milli gelir verilerini geçen ay açıkladı. İkinci çeyrekte büyüme beklendiği gibi ilk çeyrektekinin altında çıktı. İlk çeyrekte yüzde 5.3 olarak gerçekleşen GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) büyüme oranı ikinci çeyrekte yüzde 3.4’e düştü. İlk çeyrekte yüzde 4.8 olan GSYİH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) büyüme oranı ise ikinci çeyrekte yüzde 4.2’ye geriledi.

İkinci çeyrek döneme ilişkin milli gelir verileri incelendiğinde en dikkat çekici gelişmenin inşaat sektöründe olduğu görülüyor. 1999 yılındaki büyük depremden sonra krize giren ve geçen yıl toparlanma belirtileri gösteren bu sektörde bu yıl patlama yaşanıyor. İnşaat sektöründe ilk çeyrekte yüzde 16.5 olarak gerçekleşen büyüme oranının ikinci çeyrekte daha da hızlandığı ve yüzde 22.2’ye yükseldiği görülüyor.

İnşaatın katkısı 0.8 puan

İnşaat sektörünün ekonomideki payı yüksek olmadığı ve yüzde 4 dolayında kaldığı için bu sektördeki canlılık büyümeye çok fazla yansımıyor. Ancak yine de ikinci çeyrekte yüzde 3.4 olarak gerçekleşen GSMH büyüme oranının 0.8 puanlık bölümünün inşaat sektöründen kaynaklandığı görülüyor. İnşaat sektöründeki bu rekor büyüme olmasa ikinci çeyrekte GSMH büyüme oranı yüzde 2.6’ya kadar inecek ve resesyon tartışmaları iyice yoğunlaşacaktı.

Ekonomide ağırlığı olan sektörlere bakıldığında ise büyümenin yavaşlamasının nedenleri daha iyi anlaşılıyor. En büyük ağırlığa sahip olan sanayi sektöründeki büyüme oranının ikinci çeyrekte yüzde 3.9’a gerilediği görülüyor. Geçen yılın ilk yarısında inşaat sektörünün bu yılki performansını gösteren ticaret sektöründe ise büyüme yüzde 4.3’e inmiş durumda. Tarım sektörünün ise yerinde saydığı dikkati çekiyor.

Harcamalar yöntemiyle hesaplanan milli gelir verilerinde ise en dikkat çekici gelişmeyi yatırımların yeniden yükselişe geçmesi oluşturuyor. İkinci çeyrekte yatırım harcamaları yüzde 17.9 oranında artış göstermiş durumda. Yatırım harcamalarındaki artış büyük ölçüde özel sektörün bina inşaatı yatırımlarından kaynaklanıyor. Bu durum bu yıl yatırımların yeni üretim tesisleri kurulmasına yöneldiğinin son kanıtını oluşturuyor. Bu gelişme önümüzdeki dönemde istihdama olumlu katkıda bulunacak.

İkinci çeyrekte özel tüketimin yüzde 4 arttığı görülüyor. Bu artışta ise gıda harcamalarındaki yüzde 8.8’lik yükseliş ön plana çıkıyor. Genelde artış oranının düşük kaldığı gıda harcamalarının ikinci çeyrekte bu kadar yükselmesi dikkat çekici. Özel tüketimin diğer önemli parçası olan dayanıklı tüketim malı harcamalarında ikinci çeyrekte yaşanan yükseliş ise yüzde 2.6’da kalıyor.

Harcamalar yöntemiyle hesaplanan milli gelir verilerinde dikkat çekici bir gelişme de mal ve hizmet ihracatındaki artış oranının yüzde 4.7’ye kadar gerilemesi. İhracattaki performans düşüşünün daha önce sinyalini verdiği bu gelişme dış talebin büyümeye katkısının azaldığı anlamına geliyor.

ŞANTİYELERDE HAREKETLİLİK YÜKSEK

Yılın ilk çeyreğine ilişkin milli gelir verileri ve konut kredilerindeki tırmanış inşaat sektöründe bir hareketlenme olduğunu gösterse de, aynı döneme ait inşaat istatistiklerinde bunun izlerine rastlayamamıştık. İlk çeyrekte inşaat ruhsatı alınan daire sayısındaki artış çok yüksek olmamış, iskan izni alınan daire sayısında ise gerileme görülmüştü. Ancak geçen ay yayınlanan ikinci çeyrek döneme ilişkin istatistikler, inşaat sezonunun açıldığı bu dönemde şantiyelerde olağanüstü bir hareketlilik olduğunu gösterdi.

DİE’nin verilerine göre, ikinci çeyrekte inşaat ruhsatı alınan daire sayısı 135 bin 919 olarak gerçekleşti. Bu sayı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 90.6’lık bir artışa tekabül ediyor.

Yine DİE’nin verileri ikinci çeyrekte inşaatı tamamlanıp iskana açılan daire sayısında da patlama olduğuna işaret ediyor. İkinci çeyrekte iskana açılan daire sayısı 51 bin oldu. Bu sayı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 89.4 oranında artışa denk geliyor.

İnşaat sektöründeki bu olağanüstü büyüme tam 6 yıllık bir aradan sonra geldi. 1998 yılında yaşanan büyük depremden beri inşaat sektörünün üzerine ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Geçen yıl toparlanma belirtileri gösteren bu sektör, yıllardır ertelenen konut taleplerinin devreye girmesiyle, bu yıl birdenbire olağanüstü bir hareketliliğe kavuştu.

Bugünlerde tartışmaları süren mortgage sistemi devreye girdiği takdirde, inşaat sektöründeki bu canlanma gelecek yıllara da taşınabilir. Ancak konut talebinde görülen patlamanın spekülatif bir yönünün bulunduğunu da dikkate almak gerekiyor. Bu spekülatif talep çok büyümez ve mortgage sistemiyle birlikte gerçek ihtiyaç sahipleri devreye girerse, inşaat sektöründe sağlıklı bir büyüme dönemine girilebilecek.

İnşaat sektöründe sağlıklı bir büyümenin gerçekleşmesi ise, başta istihdamda artış olmak üzere, ekonomiye olumlu etkilerde bulunacak.

İŞSİZLİK ÇOK YAVAŞ GERİLİYOR

DİE, daha önce üçer aylık dönemler itibariyle yayınladığı işgücü istatistiklerini yılbaşından bu yana aylık olarak yayınlıyor. Ancak bu aylık verilerin geçen yıla ait karşılıkları olmadığı ve de işgücü piyasasında mevsimsel etkiler güçlü olduğu için, bunlara dayanarak sağlıklı değerlendirmeler yapılamıyor. Aylık verilerin sadece geçen yılki üçer aylık verilere karşılık gelenleri işgücü piyasasındaki gelişmeleri değerlendirmek için kullanılabiliyor.

İşte geçen ay yayınlanan mayıs ayı işgücü piyasası verileri de bunlardan biri. Mayıs ayı verileri, nisan, mayıs ve haziran aylarında düzenlenen hanehalkı işgücü anketleriyle toplanan verilerden oluşturuluyor. Bu da söz konusu verinin tam olarak geçen yılın ikinci çeyreğine ait veriye karşılık gelmesini sağlıyor.

Geçen yılın ikinci çeyreğine ilişkin verilerle bu yılın mayıs ayına ait verileri karşılaştırdığımızda ise işgücü piyasasında çok olumlu gelişmelere rastlamıyoruz. İşsizlik oranında geçen yıla göre bir düşüş var ama bu düşüş çok az. Geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 9.3 olan işsizlik oranının, bu yılın mayıs ayında ancak yüzde 9.2’ye gerileyebildiği görülüyor. Bu arada işsiz sayısının ise 25 bin kişi arttığı dikkati çekiyor.

Esasında iki dönem arasında istihdamda 533 bin kişi gibi ciddi bir artış söz konusu. Ancak işgücündeki artış daha yüksek olduğu için istihdamdaki bu artışın işsizliği geriletmeye yetmediği görülüyor.

Türkiye genç bir nüfusa sahip ve önümüzdeki 10 yılda da işgücü piyasasına girişler yüksek olacak. Ekonomi yüzde 5 dolayında büyüdüğü takdirde, istihdamdaki artış piyasaya yeni girişleri ancak karşılayabilecek ve işsizlikte gerileme görülmeyecek. İşsizlikte gerileme olması için, Türkiye’nin ne yapıp edip en azından yüzde 7’lik bir büyüme hızını tutturması gerekiyor.

VERİMLİLİKTE YÜKSELİŞ SÜRÜYOR

2001 krizi sonrasında yükselişe geçen ve ihracattaki artış ile enflasyondaki düşüşe büyük katkıda bulunan verimlilik artışı, geçen yılın sonlarına doğru yavaşlayınca 2005 beklentileri olumsuza dönmüştü. Ancak ilk çeyrekte verimlilik artışı yeniden yükselip sürpriz yapmıştı.

DİE’nin geçen ay açıkladığı veriler, verimlilikteki bu sürpriz yükselişin ikinci çeyreğe de sarktığını gösteriyor. DİE’nin verilerine göre, ikinci çeyrekte imalat sanayiinde üretimde çalışan kişi başına kısmi verimlilik endeksindeki yıllık artış yüzde 3.8 oldu. Bu oran ilk çeyrekte yüzde 3.6 olarak gerçekleşmişti.

Yalnız DİE’nin verilerini ayrıntılı bir şekilde incelediğimizde, verimlilikteki bu artışta istihdamdaki azalışın önemli rol oynadığını görüyoruz. İkinci çeyrekteki yüzde 3.8’lik verimlilik artışı, üretimdeki yüzde 2.2’lik artışla istihdamdaki yüzde 1.6’lık azalışın bileşimiyle ortaya çıkıyor. Eğer istihdamdaki bu azılış olmasaydı verimlilik artışı yüzde 2’lerde kalacaktı.

İmalat sanayiinde kamu işyerlerinde çalışanların sayısı devletin bu sektörden ricatı nedeniyle zaten yıllardan beri azalma eğiliminde. Fakat ikinci çeyrekte uzun bir aradan sonra özel sektörde de istihdamın azalması dikkati çekiyor. Bu azalma aynı dönemde işgücü verilerinde görülen artışla da çelişiyor.

Yılın ikinci yarısında sanayi üretimindeki artış oranının ilk yarıyıldakinden daha yüksek olacağını tahmin ediyoruz. Bu durumda ikinci yarıyılda verimlilik düzeyinin ne olacağı daha çok istihdamdaki gelişmelere bağlı olarak şekillenecek. Üretimdeki artış istihdama da yansırsa verimlilik artışı yavaşlayabilecek. İstihdamda ikinci çeyrekte görülen düşüşün ikinci yarıyıla sarkması halinde ise daha yüksek verimlilik artışları görebileceğiz.

İNSANİ GELİŞMEDE REVİZYON KURBANIYIZ

UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) her yıl yayınladığı Human Development Report’un (İnsani Gelişme Raporu) son sayısını geçen ay kamuoyuna sundu. Ülkelerin, hesaplanan insani gelişme endeksi verilerine göre sıralandığı bu raporda Türkiye için bir sürpriz söz konusuydu. Son raporun verilerinin dayandığı 2003 yılında kişi başına milli gelirimiz arttığı için insani gelişme endeksi sıralamasında yükselmeyi bekliyorduk. Ancak rapor açıklandığında 6 sıra birden gerilediğimizi gördük.

Son rapordaki verilere göre Türkiye insani gelişme açısından 177 ülke arasında 94’üncü sırayı alıyor. Oysa 2004 yılında yayınlanan raporda 88’inci sırayı almıştık.

İnsani gelişme endeksi dört göstergenin bileşimiyle hesaplanıyor. Bu göstergeler; SGP’ye (Satınalma Gücü Paritesi) göre hesaplanan kişi başına milli gelir, ortalama yaşam süresi, okuryazarlık oranı ve okullaşma oranından oluşuyor. Bu dört göstergede Türkiye’nin değerlerini önceki yıllardaki raporları da kullanarak ortaya çıkardığımızda, insani gelişme endeksi sıralamasında gerilememizin ortalama yaşam süresi verisindeki revizyondan kaynaklandığını görüyoruz.

Son raporda Türkiye’nin 2003 yılındaki ortalama yaşam süresi 68.7 yıl olarak görülüyor. Oysa 2004 yılındaki raporda 2002 yılında bu sürenin 70.4 yıl olduğu yazıyordu.

Bu süre konusunda Türkiye’deki kurumların verileri arasında da uyumsuzluk var. DPT’nin (Devlet Planlama Teşkilatı) hazırladığı 2005 Yılı Programı’nda 2003 yılındaki ortalama yaşam süresi 70.5 yıl olarak yer alıyor. DİE’nin internet sitesinde ise 2003 yılındaki ortalama yaşam süremiz UNDP raporundaki gibi 68.7 yıl olarak görülüyor.

Yaptığımız hesaplara göre, ortalama yaşam süresindeki revizyon olmasaydı, insani gelişme endeksindeki yerimiz 84’üncülük olacaktı. Yani 2004 yılındaki rapora göre gerilemeyecek, tam tersine 4 sıra yükselecektik.

MİLENYUM HEDEFLERİNİN TUTMASI ÇOK ZOR

Birleşmiş Milletler, yeni binyıla girerken, “Milenyum Kalkınma Hedefleri” adı altında bir dizi hedef açıklamıştı. Gelişmekte olan ülkelerdeki zorlu yaşam koşullarının biraz olsun iyileştirilmesine yönelik olan bu hedeflerin çoğunda hedef yılı 2015 olarak belirlenmişti.

Bu yıl bu hedeflere giden yolun üçte birini geride bırakıyoruz. UNDP’nin (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) yayınladığı son İnsani Gelişme Raporu’nun (Human Development Report) bir bölümünde beş yılda bu alanda yaşanan gelişmeler değerlendiriliyor ve 2015’te hedeflere ne ölçüde ulaşılabileceği irdeleniyor. Maalesef UNDP uzmanlarının hesapları 2015’te milenyum hedeflerine ulaşmanın pek mümkün olmadığını gösteriyor. Bu hedeflere ulaşmak 2015’in epey ötesine taşacak gibi görünüyor.

2015 yılında ulaşılması planlanan milenyum hedeflerinin en önemlileri; çocuk ölümlerinin üçte iki oranında azaltılması, en yoksulların sayısının yarıya indirilmesi, ilköğretim çağındaki tüm çocukların okullu yapılması, ilk ve orta öğretimdeki cinsiyetler arası farkın ortadan kaldırılması ve sağlıklı içme suyuna ulaşamayanların sayısının yarıya indirilmesi. Bu beş hedefteki son durum ve 2015 projeksiyonları ise şöyle özetlenebilir.

Çocuk ölümlerindeki düşüş yetersiz

* 5 yaşına ulaşmadan ölen çocukların sayısı halen 10.5 milyon dolayında. Milenyum hedeflerine göre bu sayının 2015 yılında 4.2 milyona inmesi gerekiyor. Ancak yapılan projeksiyonlar 2015 yılında çocuk ölümlerinin hedefin iki katından daha yüksek olacağını gösteriyor. 2015 yılında 5 yaşına ulaşmadan ölecek çocukların sayısı 8.6 milyon olacak. Buna göre hedefe ulaşılamaması sadece o yıl için 4.4 milyon minik cana mal olacak. 2015 yılına kadar her yıl için hedeften sapmaları dikkate aldığımızda ise bu sayı çok daha yükseliyor ve 41.4 milyonu buluyor. Bu hedefteki başarısızlık özellikle Afrika’dan kaynaklanacak. Sağlık hizmetlerinin iyileşmek yerine giderek kötüleştiği Afrika’da 2015’te çocuk ölümlerinin bugünkünden bile daha yüksek olması bekleniyor. UNDP uzmanları, 2015 yılında çocuk ölümleri ile ilgili hedefe159 gelişmekte olan ülkeden ancak 69’unun ulaşabileceğini tahmin ediyor. Yapılan projeksiyonlar, 2050 yılına gelindiğinde bile hala 44 ülkenin 2015 için konulan hedefe ulaşamayacağını gösteriyor.

* Milenyum hedeflerine göre günde 1 doların altında gelirle yaşayanların sayısının 2015 yılında 446.8 milyona inmesi gerekiyor. Fakat halen 1 milyarın üzerinde olan bu sayının 2015 yılında ancak 826.7 milyona kadar çekilebileceği tahmin ediliyor. Hedefe ulaşılamaması 10 yıl sonra fazladan yaklaşık 380 milyon insanın hala sefalet koşullarında yaşamak zorunda kalmasına neden olacak. Bu hedefteki sapma daha çok Afrika ile Güney Asya’da yoksullukla mücadelenin pek başarılı olmamasından kaynaklanacak.

Herkese okul 2050 sonrasına kalacak

* Milenyum hedeflerinde 2015 yılında ilköğretim çağındaki tüm çocukların okullu yapılması öngörülüyor. Ancak projeksiyonlar 2015 yılı geldiğinde hala ilköğretim çağındaki 46.7 milyon çocuğun okul yüzü görmeyeceğini gösteriyor. Veri temin edilebilen 120 gelişmekte olan ülke için yapılan hesaplar, 2015 yılında bunların ancak 53’ünün ilköğretimde tam okullaşmayı sağlayabileceğini gösteriyor. 2050 yılına gelindiğinde ise bu ülkelerden 39’u hala 2015 için konulan hedefe ulaşamamış olacak.

* Eğitimle ilgili bir başka hedef ilk ve orta öğretimdeki cinsiyet ayrımını ortadan kaldırmak. Bunun için seçilen somut hedef ise ilk ve ortaöğretim çağında olup da okula gitmeyen kız çocuklarının sayısı. Milenyum hedeflerine göre bu çocukların sayısının 2015 yılında 24.9 milyon inmesi gerekiyor. Ancak yapılan projeksiyonlar gerçekleşmenin bu hedeften 6 milyon daha yüksek olacağına işaret ediyor.

* Sağlıklı içme suyuna ulaşamayan nüfus için 2015 hedefi 315.3 milyon. Halen 1 milyarın üzerinde olan bu sayının 2015’te 525.2 milyona ineceği tahmin ediliyor. Yani burada da gerçekleşme hedefin üzerinde olacak.

BÖLGESEL KALKINMADA İŞ DEVLETE KALIYOR

Türkiye’de hükümetler neredeyse 40 yıldan beri bölgeler arası gelir farklılıklarını teşvikler ile çözmeyi hedefliyor. Geri kalmış yörelerde özel sektör yatırımlarını cazip hale getirmeyi amaçlayan Kalkınmada Öncelikli Yöreler (KÖY) politikasının geçmişi 1968 yılına kadar gidiyor. Buna ek olarak son yıllarda bazı illerde yatırımları teşvik etmek için ek tedbirler alındığı da görülüyor. Ancak tüm bu çabalara rağmen bölgeler arası gelir farklılıklarının hala sürdüğü gerçeği de ortada duruyor.

Konjonktür bölümünü hazırlarken geçen ay yaptığımız araştırmalar sırasında bu konuya ışık tutan bir çalışmaya rastladık. Hacettepe Üniversitesi’nden Hatice Karaçay-Çakmak ve Lütfi Erden tarafından yapılan bu çalışmanın sonuçlarına kısaca yer vermek istiyoruz.

Söz konusu çalışma istatistiki bölge birimleri düzey 1 sınıflandırmasındaki 12 bölgenin 1991-2000 dönemine ilişkin verileri kullanılarak yapılmış. Karaçay-Çakmak ve Erden, üç önemli kamu destekleme politikası olan kamu yatırımları, krediler ve teşviklerin söz konusu dönemde bu 12 bölgede özel sektör yatırımlarını ne ölçüde uyardığını araştırıyor. Ekonometrik tekniklerle yapılan bu araştırmanın sonuçlarını sayfadaki tablolarda görüyorsunuz.

Teşvikler işe yaramıyor

Daha küçük olan ilk tabloda gördüğünüz gibi, araştırmanın sonucu teşviklerin özel sektör yatırımlarını uyarmak gibi bir işlevi olmadığını gösteriyor. 1991-2000 döneminde 12 bölgede verilen her 1 milyar TL’lik teşvik tutarının özel yatırımlarda yol açtığı artış sadece 3 milyon 300 bin TL Üstelik yapılan ekonometrik analiz bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olmadığına işaret ediyor.

Aynı tabloda krediler ile kamu yatırımlarındaki artışın ise özel sektör yatırımlarını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde etkilediğini görüyoruz. Yalnız kredilerdeki artış özel sektör yatırımlarını olumlu etkilerken, kamu yatırımlarındaki artışın etkisi olumsuz. Bu, kamu yatırımlarının özel sektör yatırımlarını dışladığı anlamına geliyor.

Karaçay-Çakmak ve Erden, bu noktada kamu yatırımlarındaki artışın özel sektör yatırımlarını hangi bölgelerde ne ölçüde etkilediğini de araştırma yoluna gidiyor. Büyük tabloda gördüğünüz bu araştırmanın sonuçları, kamu yatırımlarının özel sektör yatırımlarını dışlaması olgusunun daha çok gelişmiş yörelerde yaşandığını gösteriyor. Doğu ve Güneydoğu Anadolu gibi geri kalmış bölgelerde ise kamu yatırımlarının özel sektör yatırımlarını olumlu etkilediği dikkati çekiyor. Yani bu bölgelerde kamu yatırımları özel sektör yatırımlarını tamamlayıcı, belki de özel sektöre öncülük edici bir rol oynuyor.

Devlet öncü olmalı

Karaçay-Çakmak ve Erden’in makalesinin ilk bölümlerinde zaten bölgesel kalkınmada 1980’li yıllarda başlayan işi özel sektöre havale etme politikasının tüm dünyada başarısızlığına uğradığından ve bu konuda devletin yeniden öncü rol üstlenmesi isteklerinin gündeme gelmeye başladığından söz ediliyor. Türkiye uygulaması da dünya uygulamasından farklı değil. Bu durumda Türkiye’de de bölgesel gelir farklılıklarının azaltılması ancak devletin işe fiilen el atmasıyla mümkün olacak gibi görünüyor. Ancak bunun için devletin mali durumunu biraz daha düzene sokmasını beklemek gerekiyor.

Türkiye Cumhuriyeti ilk kurulduğunda ülke genelindeki kalkınma da öncelikle özel sektöre havale edilmişti. Ancak yeterli sermaye birikimine sahip olmayan özel sektörün bunu başaramayacağı anlaşılınca 1930’lu yıllarda işe devlet el atmıştı. Bu çaba Türkiye’ye kalkınma yolunda ilk adımları attırmayı başardı ve özel sektör bir noktadan sonra devletten bayrağı devraldı. Biz bölgesel kalkınma konusunda da aynı yöntemi izlemekten başka bir çare göremiyoruz. Kârlılık prensipleriyle çalışan özel sektörün haklı olarak gitmek istemediği geri kalmış yörelerde ilk kalkınma kıvılcımını devletin, altyapıyı geliştirerek ve işletmeler kurarak yakması gerekiyor. Bu çabalarla bölgede satınalma gücü artırılıp kayda değer bir tüketici kitlesi yaratıldıktan sonra bayrağı özel sektöre devretmek mümkün olabilir.


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz