ENERJİ EKSENİNDE TÜRKİYE VE DÜNYA EKONOMİSİ

2014 yılına özellikle ikinci yarıdan itibaren enerji fiyatlarındaki dalgalanma damgasını vurdu. Petrol fiyatları 6 ay gibi bir süre zarfında 115 dolardan 60 doların altına kadar geriledi. Bu durumun nedenlerine dair yorumlar ise muhtelif. Bazı uzmanlara göre sebep, arz-talep dengesi. Ama asıl nedenin global enerji haritasındaki yeni güç dengelerinden kaynaklandığını düşünenler de var. Geniş Açı’nın bu sayısında, hem Türkiye hem tüm dünya için son derece kritik bir konu olan enerji piyasasındaki son gelişmeler tartışıldı. Moderatörlüğünü, 78 Yatırım Araştırma Direktörü Serhat Gürleyen ile Capital Dergisi Yayın Yönetmeni Sedef Seçkin Büyük’ün yaptığı toplantıya, TCMB İletişim ve Dış İlişkiler Genel Müdürü Yusuf Soner Başkaya, Sabancı Holding Başekonomisti Barbaros İneci, Global Resources Partnership Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Öğütçü ve Türk Hava Yolları CFO’su Coşkun Kılıç katıldı. Toplantıda, hem sıcak gündem tartışıldı hem geleceğe dönük projeksiyonlar paylaşıldı.

20.02.2015 17:05:190
Paylaş Tweet Paylaş
ENERJİ EKSENİNDE TÜRKİYE VE DÜNYA EKONOMİSİ
Serhat Gürleyen Capital Dergisi ile İş Yatırım’ın işbirliğiyle, 3 ayda bir düzenlediğimiz Geniş Açı toplantımıza hoş geldiniz. Toplantımızın bu akşamki konusu, “Enerji Sektörü Ekseninde Türkiye ve Dünya Ekonomisi” olarak belirlendi. Yeni yılın ilk sayısı olması nedeniyle 2015’e bakıı üzerine yoğunlaşmak istiyoruz. Bildiğiniz gibi hem Türkiye hem dünya ıenceresinden bakıldığında hararetli bir ortamdayız. Bir yandan petrol fiyatları düşüyor, diğer yandan Rusya karışıyor, petrol üreticisi ülkelerin durumları ortada… 2015 yılında bizi etkileyecek en önemli konulardan biri, petrol fiyatlarındaki düşüş olacak. Yatırımcılar uzunca bir süre petrol fiyatlarındaki düşüşün arz kaynaklı mı yoksa taleı kaynaklı mı olduğunu tartıştı. Çünkü eğer taleı kaynaklıysa bu durum geleceğe dönük olumsuz mesajlar içeriyor demekti. İlk turumuza uluslararası enerji camiasının yakından tanıdığı, değerli bir konuğumuzla başlayalım: Global Resources Partnership Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Öğütçü. Kendisi aynı zamanda, enerji sektörü liderlerini çatısı altında toplayan The Bosıhorus Energy Club’un da icra başkanlığını yürütüyor. Mehmet Bey,petrol fiyatlarının ciddi biçimde düştüğü bu ortamda, siz mevcut resmi nasıl yorumluyorsunuz? 
Mehmet Öğütçü Öncelikle davet için teşekkürler. Müsaadenizle, önce bizleri de doğrudan etkileme potansiyeli olan küresel enerji sektöründeki oyun değiştirici gelişmeleri yansıtmak istiyorum. Bu büyük resmi görmeden, sadece petrol fiyatlarındaki değişime odaklanmak değerlendirmemizi eksik bırakır. Önümüzdeki dönemde küresel enerji sektörünü derinden etkileyecek bazı önemli dinamikler var. Bunların en önemlisi, dünyanın arz ve taleı haritasının temelden değişmiş olması. Eskiden arz konusunda lider olan OPEC ülkeleri ile eski Sovyet Cumhuriyetleri’ne bakmak yeterliydi. Özellikle petrol ve doğalgazda. Böylece nerede olduğumuzu ve nereye doğru yol aldığımızı bu coğrafyaları esas alarak görürdük. Oysa son 3-5 yıl içinde geçmiT 50 yılda görmediğimiz yoğunluk ve çaıta değişimlerle karşı karşıya kaldık. Oyun da oyuncular da oyunun kuralları da değişti. Dünya petrol rezervlerinin yüzde 80’i hala OPEC dünyasında olmakla birlikte üretiminde OPEC ülkelerinin payı toplamda azaldı. Yüzde 43’e düştü. ABD, Rusya ve diğer OPEC üyesi olmayan ülkelerdeki üretim artışıyla bu ıayın daha da azalacağını söylemek kehanet olmaz. Eskiden doğalgazda Rusya, petrolde Suudi Arabistan at baTı gidiyordu. Ama ABD muazzam bir hamle yaıarak Timdi hem petrol hem gazda dünya birincisi olma yolunda. Kendi kendine yeterliliğe çok yakın. Doğalgazda başka oyuncular da oyuna giriyor. Avustralya’nın ilk ihraç gaz molekülleri bu yıl sonuna kadar Çin’e akmaya başlıyor. Avustralya, önümüzdeki 2 yıl içinde dünyanın en büyük sıvılaTtırılmıT doğalgaz üreticisi ve ihracatçısı olarak Katar’ı tahtından indirecek. Bu arada hiç hesapta olmayan kaya gazı, tight oil, heavy oil gibi “petrol daha kaç yıl gidecek” sorularını geçersiz kılacak yeni kaynaklar çoğalmaya başladı. Özellikle Kanada bu alanda öne çıkıyor. ABD ve Venezüella da öyle. Daha Arktik bölgesindeki dünya toplam petrol ve doğalgaz rezervlerinin üçte biri civarındaki rezervleri hesaba katmadık bile. Aynı şekilde zengin potansiyeli bulunan İran, Irak, Türkmenistan henüz tüm güçleriyle uluslararası piyasalara giremedi. Tabii ki bunlar ancak petrol fiyatları belli bir seviyenin üzerindeyken harekete geçirilebilecek kaynaklar. 
Serhat Gürleyen O seviye nedir? 
Mehmet Öğütçü Oyuncusuna göre değişir. Söz gelimi, Suudi Arabistan, fiyatların 60 dolarda istikrara kavuşacağı düşüncesinde. Şayet yukarı doğru hareketlenme olacaksa yeniden bunu ancak 2015'in ikinci çeyreğinden sonra bekleyebiliriz. Bence, 80-90 dolar aralığı hem üretici hem tüketici için önümüzdeki yıl sonuna kadar en sağlıklı şerit. Bizim yaptığımız bir hesaba göre petrol fiyatları 60 doların altında kalacak olursa dünya arzında yüzde 7,5 civarında bir azalma meydana gelecek. Bazı bölgelerde çıkarma maliyeti ucuz olduğu için (mesela Kuzey Irak’ta ürettiğimiz petrolün maliyeti 3 doları geçmiyor) böylesi düşüş üretimi ciddi etkilemeyebilir. Ama özellikle açık denizlerde ve yüksek değerli piyasalara girişi sınırlı kara coğrafyalarındaki üretimin maliyeti yüksek. Nitekim, uluslararası şirketlerin çoğu uzun vadeli ve büyük çaplı petrol yatırımlarını durdurma kararı aldılar. Piyasa değerleri azaldı. Son 1 yılda, dünyanın en büyük 60 petrol şirketinin toplam değerinden 265 milyar dolar silindi gitti. Bu itibarla, başa baş değil ama kârlı olabilmesi ve devam edebilmesi için fiyatların belli bir düzeyde (en azından 80-90 dolar aralığında) olması gerekiyor.
~
Coşkun Kılıç Ama petrol fiyatları henüz yeni düşüyor. Petrol şirketleri neden bu kadar zarar ediyor?
Mehmet Öğütçü geçen Temmuz’dan bu yana aslında yaklaşık yüzde 40’a yakın bir düşüş yaşadık. Bir yandan da çıkarma maliyetleri de artıyor. Yeni üretim sahaları bulmak artık o kadar kolay değil. Siyasi istikrarsızlıklar, Rusya ve İran’a yönelik yaptırımlar, Libya’daki karmaşa, IŞİD’in ilerleyişi gibi etmenler de etkisini gösteriyor. BP’de işten çıkarmalar başladı. BG hisse senetleri 14 pound’dan 8 pound civarına geriledi. Önümüzdeki dönemde bazı şirket birleşmeleriyle yeni bir konsolidasyon dalgası bekleniyor. Aslında petrol fiyatlarındaki keskin düşüş ve çıkışların tarihi perspektifine bakarsanız bu döngünün çok uzun sürmediğini görebilirsiniz. 1985-86’da, 1991-92’de, 2000-2001’de ve özellikle 2007-2008’de petrol fiyatları yaklaşık 6- 9 aylık bir dilimde ya yarı yarıya düştü ya da çıktı. Son yaşadığımız 6 yıl önceki fiyat krizinde de 150 dolardan 75 dolar aralığına inmişti. Ru andaki dönemde ise petrol fiyatının 115 dolardan 60’ın altına düşmesi 6 ayda gerçekleşti. Yani çok sert bir düşüş oldu. Eğer yine geçmişteki örneklere bakarsak, bu tür keskin düşüşlerin ardından hızlı bir yükselme yaşandığını görüyoruz. Yani önümüzdeki Temmuz’a kadar 80-85 dolara çıkması şaşırtıcı olmaz. Daha sonra da 100 dolara doğru tedricen irtifa kazanabilir. Keşke petrol fiyatları, sadece basit bir arz-talep dengesine dayansaydı. O zaman işimiz kolay olurdu. Ama işin içinde jeopolitik hesaplar da var. Döviz kurları manipülasyonu da var. Hemen hemen tüm dünya petrol alışverişinde para birimi olarak dolar kullanılıyor. Bu nedenle ülkeler yüksek oranlarda dolar rezervleri bulundurmak zorunda. Petrol fiyatlarıyla üretim maliyetleri arasında da doğru orantı var. Üretim ve dağıtım sürecinde maliyetleri petrol fiyatları doğrudan etkilemekte. Petrol fiyatlarında artış anında fiyatlara da yansımakta. Suudi Arabistan, hem OPEC’deki diğer üreticilere hem ABD, Rusya ve Sran’a meydan okuyor. Son derece kararlı. Fiyatta kazanım elde etmektense piyasadaki payını korumak istiyor. Bu nedenle çok ciddi iskontolarla Çin’e, Kore’ye, Japonya’ya, Hindistan’a petrol satıyor. Üretimi kısma çağrılarına kulağını tıkıyor. Suudilerin amacı, kaya gazı gibi yeni türemekte olan kaynakların üreticilerinin pazar payı kapmasını önlemek. İran dünyadaki en büyük rezervlere sahip ülkelerden biri. İran’ın yeniden piyasalara giriş imkânı doğması da Riyad’ı kaygılandırıyor. Hem ticari hem siyasi sebeplerle. Eğer yaptırımlar kalkarsa, İran piyasaları alt üst edebilir. Aynı şekilde Irak’ın yanılmıyorsam 3 milyon varile yakın üretimi var. Hedefi 2022’ye kadar 10 milyon varile çıkmak. Ama bu, mevcut siyasi ortam ve yatırım çekme güçlüğü dikkate alınırsa oldukça iyimser görünüyor. Tabii tüm bunlar müesses piyasa dengelerini alt üst edecek unsurlar. Petrolün “yeni kralı” olarak Amerika’nın tahta çıkması, köklü reformlarla birlikte PEMEX (Petroleos Mexicanos - Meksika Petrolleri şirketi) üretimde muazzam artış sağlanması, Hugo Chavez sonrasında Venezüella’nın canlanması ve Brezilya’nın Santos havzası sayesinde dünya petrol arzı şişmeye başlıyor. Oysa talep şimdilik aynı hız ve ölçüde artmıyor. Çünkü dünyada talebi büyük oranda tetikleyen Çin ve Hindistan -kısmi bir talep imhası nedeniyle- eskisi kadar petrol ithal etmiyor. Gerçi iskontolu fiyatla Suudi Arabistan’dan ve diğerlerinden büyük miktarda petrol alıyor. Ve bunları kötü günler için stratejik rezerv olarak depoluyor ama genel manzara arzın bollaşıp talebin azaldığı yolunda.
~
Serhat Gürleyen Petrol fiyatlarındaki yükselişi farklı komplo teorileri ile izah edenler de var.
Mehmet Öğütçü Doğrudur. Söylediğim gibi özellikle de Suudilerin bunu İran’ın burnunu sürtmek için yaptığı ileri sürülüyor. Yine Suudiler ve Körfez’deki müttefikleri, Amerika’da kaya gazının tırmanışa geçip ciddi biçimde pazar payı elde etmesini önlemek için fiyatları düşürüyorlar yorumu da var. Petrol fiyatı 60 doların altına düştükten sonra kaya gazını çıkarmak pek ekonomik değil. Sadece birkaç bölgede çok ucuza çıkarılan kaya gazı kaynakları var. Oralar 30-35 dolarda bile yaşayabilir. Washington’un da ekonomisine petrol ihracına göbeğinden bağlı Rusya’nın burnunu sürtmek istediği söyleniyor.
Serhat Gürleyen 60 dolar civarında ABD’de devreden çıkacak veya devreye girmeyecek kaya gazı büyüklüğü, toplam dünya petrol arzının ne kadarı?
Mehmet Öğütçü Amerika, daha kaya gazı ihracına başlamadı.1970’lerde petrol ambargosu nedeniyle fiyatlar fırlayınca ABD kendi üretiminin ihracına yasak getirmişti. Halen buna tek istisna Alaska Geçişli boru hattı. O da günlük 67 bin varil petrol ihraç ediyor. Önümüzdeki 12 yılda ABD petrol ve doğalgazda yaklaşık 900 milyar dolar yatırım öngörüyor. İhracata geniş çaplı izin çıkmasının ülke içindeki fiyatları artırmasından, bu nedenle de yeniden kazanılan rekabet avantajını azaltmasından endişe ediliyor. İçeride gaz fiyatları gerçekten çok ucuz. MBTU değeri yaklaşık 3,75-4 dolar arasında. Kıyaslama yapmak isterseniz bu fiyat Avrupa’da üç, Japonya’da dört kat daha fazla. Dolayısıyla o gazı LNG olarak dünya piyasalarına vermeye bir başlarsa, hem iç hem de dış dengeler alt üst olacak. şayet yüksek petrol fiyatları biraz daha devam edebilseydi, ABD tam bir “unconventional” devrim gerçekleştirecekti. AB, Japonya, Çin ve diğer BRIC ülkelerine kıyasla çok büyük bir rekabet avantajı elde edecekti.
Sedef Seçkin Büyük Peki tüm bu olup bitenler de teknolojinin rolü nedir?
Mehmet Öğütçü Teknolojideki değişimler etkisini genelde 15-20 yıla yayılan bir dönemde gösterirdi. Artık o kadar hızlı ilerliyor ki kullanılan teknolojiler sayesinde sadece fosil yakıtların değil yenilenebilir enerji kaynaklarının da birim maliyetleri giderek düşüyor. Hatta Almanya’da elektrik üretimindeki yenilenebilir enerjinin payı bu yıl bir ara pik noktada yüzde 70’e çıktı. Normalde yüzde 30 civarında. Yakın gelecekte temiz enerjinin sübvansiyonlara bağımlı olmadan büyümesinin onu açılıyor. Teknolojide değişim beklenmedik mecrada yaşanıyor. Sözgelimi umut bağlanan hidrojen teknolojisi sönüp giderken hiç beklenmedik şekilde kaya gazının önünü açan “fracking” teknikleri gelişti. Nükleerde de artık dördüncü kuşak reaktörler kullanılıyor.
~
Sedef Seçkin Büyük Hazır yeri gelmişken, nükleer enerjinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Mehmet Öğütçü Fukuşima’dan sonra “Nükleer artık öldü, bu sektöre Rönesans bir daha geri gelmez” deniyordu. Nitekim sıcağı sıcağına Japonya tedricen nükleerden çıkma kararı aldı. Onu Almanya izledi. Çin yavaşladı. Merkel Almanya’sı hâlâ geri adım atmıyor ama Japonya, Başbakan Rinzo Abe’nin yönetiminde, nükleeri tekrar canlandırma yönünde karar aldı. İngiltere de öyle. Fransa zaten elektriğinin yüzde 70’e yakınını nükleerden elde ediyor. Bunların yenilenmesi zamanı geldi. Çin’de şu anda 17 adet nükleer santral var. 20 tane de yapım halinde. Ayrıca, kendi geliştirdikleri teknolojiyle 300’e yakın küçük nükleer santral yapmak istiyorlar. Türkiye’ye gelirsek, uluslararası piyasadaki en önemli nükleer oyunculardan birisi olma yolundayız. Şayet eldeki (ikisi kararlaştırılmış, üçüncüsünün hazırlığı yapılan) projeler gerçekleşirse… Burada en büyük sıkıntı, geliştirme kararı aldığımız bu projelerin finansmanı, atık yönetimi ve işletim emniyeti konusunda kamuoyuna güven verilmesi. Bir de tamamen dışa bağımlı bu sektörde tıpkı savunma sanayiinde olduğu gibi yerel katkı ve teknoloji transferinin sağlama bağlanması. “2023’e kadar Türkiye’nin enerji arzındaki nükleer payı yüzde 5 olacak” diyoruz. Dilerim bunu başarırız. Zira 1960’lardan beri peşinde koştuğumuz ama bir türlü gerçekleştiremediğimiz bir hedef bu. Kamuoyunu kazanmadan, onların kaygılarını gidermeden başarılı olunması mümkün değil. Aslında kaynaklara ev sahipliği yapan ülkeler, konuştuğumuz dönüşümler ve güç kayması nedeniyle zemin kazandıkça, bir zamanların “Seven Sisters” olarak bilinen çokuluslu petrol şirketlerinin karşısında daha güvenli biçimde müzakere masasına oturuyorlar. Şimdi Exxon Mobil, BP, Chevron, Shell, Total gibi dev şirketler yerini benim “Seven Brothers” dediğim Saudi Aramco, CNPC, Petrobras, Petronas, SOCAR, KMG, Rosneft, Iran National Oil Corporation gibi dünya rezervlerinin yüzde 90’ına hükmeden şirketlere bırakıyorlar. Şayet aralarında kazanç ve riski paylaşan yeni tür ortaklıklar kurmazlarsa bu düzen böyle gitmeyecek. Artık ulusal şirketler de bu işin nasıl yapıldığını, teknolojiyi ve piyasayı öğrendiler. Çoğunda egemen servet fonları olduğu için finansman sıkıntısı da olmuyor. Yönetimde de ciddi başarı sağladılar. Yeni yükselen güçler onlar. İki grup arasında bir çatışma yaşanacak. Yani dünyada gelişmekte olan ülkelerin ağırlığı arttıkça, onların şirketlerinin de ağırlığı ve gücü artmaya başlayacak. 
~
Yusuf Soner Başkaya Yakın zamanda gelişmekte olan ülkelerden, finansal kriz sonrasında zorlanan Batı şirketlerine bir talep oldu. Çok başarılı biçimde de satın almalar gerçekleşti. Verdiğiniz örneklerden gidersek, acaba bundan 50 yıl sonra, “7 Sisters to 7 Brothers’P, 7 kardeşe 7 gelin olarak görür müyüz? İki grup arasında satın almalar, ortaklıklar olabilir mi? 
Mehmet Öğütçü Petrol fiyatlarının düştüğü dönemlerde ulusal şirketlerin süngüsü de düşüyor. Onun için bence gelecek, iki tarafın yağmurlu günde de güneşli günde de işleyecek “kazan-kazan” ortaklıklar geliştirmesinde. Bu bazı coğrafyalarda gelişmeye başladı. Dilerim, her yıl 60 milyar dolarını enerji ithalatına harcayan Türkiye’de de kamu-özel sektör ortaklıklarıyla bu tür enerji şampiyonları çıkar. Halen tüm enerji şirketlerimize toplasanız bir tek Malezya’nın Petronas’ı kadar bile büyüklüğe sahip değiller. 
Serhat Gürleyen şu anda gittiğimiz yola bakarsak, bu gelişmelerin galipleri de var. Bundan fayda sağlayacak olanlar var. Bir de elbette zarar edecek olan ülkeler var. Onlar da enerjiyi üreten ülkeler. Fayda sağlayacak olanlar ise bizim gibi tüketen ülkeler. Buradan konuyu Türkiye eksenine bağlamak istiyorum. Bu gelişmelerin bize etkisi neler olacak? 
Mehmet Öğütçü Bence yarar-zarar hesabı bu kadar basit değil. Aslında petrol fiyatlarındaki bu hızlı iniş-çıkışlar sanıldığı kadar Türkiye gibi ülkelerin menfaatine değil. “30 dolara düşsün, böylece cari açığımız azalır” diye sevinmenin, el ovuşturmanın anlamı yok. Çünkü 6 ay sonra tekrar olmadık rakamlara fırlayınca ekonomide ciddi dengesizlik ve dalgalanma yaratıyor. Ayrıca ihracat yaptığımız, petrol üreticisi olan ülkelerin durumunun kötüleşmesi bizi de sıkıntıya düşürecektir. Türkiye’nin büyük enerji üreticisi ve oyuncusu ülkelerle dış ticareti, müteahhitlik, yatırım, turizm, savunma sanayi ve diğer ilişkileri de zarar görebilir. Örneğin, Rusya ile 33 milyar dolar seviyesinde ticaretimiz var. Önümüzdeki dönemde bunun 100 milyar dolar eşiğine yükseltilmesi bekleniyor. Irak da en önemli ortaklarımız arasında. Azerbaycan, Türkiye’nin en büyük doğrudan dış yatırımcısı olma yolunda. İran ile ekonomik bağlarımız, yaptırımlar gevşerse, inanılmaz boyutlara varacak. Bu ülkelerde enerji fiyatlarındaki düşüş nedeniyle gelirler azaldığında meydana gelecek daralma ve çalkantılar hiç kuskusuz bize de yansıyacak. Sosyal patlamalar, jeopolitik gerilimler, üretim düşüşleri de olumsuz etkileyecek.
Serhat Gürleyen Teşekkürler Mehmet Bey. TCMB İletişim ve Dış İlişkiler Genel Müdürü Yusuf Soner Başkaya ile devam edelim. Petrol fiyatlarındaki düşüşe baktığınızda hem merkez bankacı hem iktisatçı kimliğinizde nasıl bir manzara görüyorsunuz? 
~
Yusuf Soner Başkaya Teşekkürler. Ben öncelikle Mehmet Bey’in petrol fiyatlarındaki volatilite artışına ilişkin değerlendirmelerine bir ekleme yaparak başlamak istiyorum. Aslında petrol fiyatlarında son dönemde gözlediğimiz volatilite, yatırım yaparken beklemenin opsiyon değerini artırıyor. Bugün fiyatlar bir anda 30 dolara inse sevincimiz yersiz bir yere olabilir. Köyle bir gerçek var: Yatırım harcamaları yapacakların aklında “Petrol bundan sonra ya 20 dolara inerse, ya 60 dolara çıkarsa” gibi bir düşünce oluştuğu zaman, petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların reel ekonomiye olumsuz etkileri de olabilir. Hele bu düşünce küresel iktisadi konjonktürün yatırım dostu olup olmadığının sorgulandığı bir dönemde oluşursa... Küresel ekonomiye tekrar dönersek, petrol fiyatlarında gözlenen bu düşüş arz yönlü mü, talep yönlü mü diye baktığımızda, şunu söyleyebilirim: Metal fiyatlarında, özellikle küresel ekonominin gidişatına ve talep koşullarına çok daha duyarlı olan endüstriyel metal fiyatlarına baktığımızda kayda değer bir düşüş görmüyoruz. Bu gelişmeler “Petrol fiyatlarındaki düşüşün nedeni talep kaynaklı değil” gibi mevcut konjonktürde küresel ekonomi açısından ferahlatıcı bir resmi yansıtıyor. Bu tür analizlerde kullanılan genel denge modelleri çerçevesinde 40 dolarlık kalıcı bir petrol fiyatı düşüşünün küresel büyümeye etkisine baktığımız zaman, 2015 yılında yaklaşık 0,5 yüzdelik puanlık daha fazla bir büyüme görüyoruz. 2016 ve 2017 büyümeleri ise petrol fiyatlarının düşmediği durumdaki baz senaryoya göre sırasıyla yaklaşık 0,8 ve 0,4 yüzdelik puan daha fazla oluyor. 
Serhat Gürleyen Burada enerji üreten ülkelerden tüketenlere aslında bir gelir transferi söz konusu. Bu hesapları yaparken, bu transferin harcandığını varsayıyorsunuz değil mi?
Yusuf Soner Başkaya Etki bir ölçüde bahsettiğiniz bu kanaldan kaynaklanıyor. Düşen petrol fiyatlarıyla dünya genelinde hane halklarının harcanabilir gelirinin artması buradaki unsurlardan biri. Üretim ve yatırım maliyetlerinin düşmesi de büyümeyi destekleyen unsurlar arasında. Ama şunu da belirtmekte fayda var: Birçok kurumun ve uluslararası kuruluşun da yaptığı bu tarz modelleme analizlerinde, beklentileri veya finansal akımları çok net biçimde analiz çerçevesine dahil etmek mümkün olmayabiliyor. Örneğin bu modellerde ülkeler arasındaki etkileşim daha çok dış ticaret kanalı üzerinden gerçekleşen bir hesaplamayı içeriyor. “Petrol fiyatlarındaki düşüşünden küresel ekonominin elde ettiği kazanım tüm ülke grupları için benzer mi?” sorusuna gelirsek, cevabın ülkelerin petrolde net ihracatçı olup olmadığı veya ekonomilerinin petrole ne kadar bağımlı olduğu gibi parametrelere göre değiştiğiini görüyoruz. Petrol düşüşünden en çok kazanan ülke Amerika BirleMik Devletleri. Amerika’da düşen petrol fiyatları her ne kadar kaya gazı sektörü için olumsuz bir durumu beraberinde getirse de ülke ekonomisinin genel büyüme performansına baktığımızda olumlu bir görünüm karşımıza çıkıyor. Buna ek olarak petrol fiyatlarının düşmesinin ABD için enflasyon üzerinde de olumlu etkileri var. Her ne kadar harcanabilir gelir artışı, enflasyondaki düşüş baskısını bir miktar dengelese de düşen petrol fiyatlarının enflasyon için aşağı yönlü riskleri beraberinde getirdiği bir gerçek. Avrupa ekonomisinin büyümesi de genel olarak düşen petrol fiyatlarından olumlu etkilenecektir. ABD’ye nazaran daha az bir enerji bağımlılığına sahip olması nedeniyle, düşen petrol fiyatlarının büyüme ve net ihracat etkisi her ne kadar ABD kadar olmasa da, bu bölgede de hatırı sayılır bir iyileşme olabilir. Bununla birlikte düşen petrol fiyatları Avrupa ekonomisinde deflasyon riskinde bir artışı da beraberinde getirebilir. Fakat bölgede hane halklarının harcanabilir gelirlerindeki artış tüketime oradan da yatırıma dönüşürse, deflasyonist risklerin bir miktar dengelenebileceğini düşünüyorum. 
Serhat Gürleyen Finansal piyasaların ilk tepkisi, petrol fiyatlarındaki düşüşün arz kaynaklı olduğu yönündeydi. Yeni teknolojilerin devreye girmesi gibi nedenlerle... Daha sonra zaman geçtikçe, Avrupa’dan, Japonya’dan, Çin’den beklentilerin altında büyüme rakamlara gelince, petrol fiyatlarındaki düşüşte talebin rolünün daha arttığı görüldü. En azından piyasalarda bu yönde bir endişenin arttığını gördük. Bu da küresel risk iştahını bozmaya başladı. 
~
Yusuf Soner Başkaya Biraz önce ifade ettiğim gibi, benim değerlendirmem, petrol fiyatlarındaki gelişmelerin arz yönlü faktörleri yansıttığı yönünde. Petrol fiyatlarındaki hareketlerin küresel ekonomiye etkisi açısından dikkate almamız gereken bir diğer nokta bu hareketlerin gelişmekte olan ülkelere etkisi. Bu hareketlilikten kimin kazanıp kimin kaybedeceğinin yanıtı, aslında biraz kimin ithalat kimin ihracat yaptığıyla ilgili. Gelişmekte olan ülkeler arasından Türkıye ve Hındıstan’ın bu durumdan en fazla faydalanma potansıyelıne sahıp ülkeler olduğunu görüyoruz. Bunlar hem dış dengelenme hem enflasyonıst baskılar açısından olumlu etkılenecek ülkeler. Çın’de ve Doğu Asya’da ıse şöyle bır durum var: Bu ülkeler petrol fıyatlarının arttığı dönemlerde, uyguladıkları sübvansıyonlarla, bu artışları tüketıcı fıyatlarına yansıtmamışlardı. Benzer bır şekılde de, düşen ham petrol fıyatları sonrasında bu ülkelerde tüketıcı fıyatlarının çok düşmedığını görüyoruz. Bu nedenle, bu ülkelerde düşen fıyatların hane halkı harcanabılır gelırı tarafında çok fazla etkısı olmayabılır. Petrol düşüşünden en olumsuz etkılenen ülkelerın başında ıse Rusya var. Rusya ve bırçok petrol ıhracatçısı ülke açısından, düşen ham petrol fıyatları önemlı bır makroekonomık rısk. Bu durumu Türkıye ekonomısı açısından değerlendırdığımızde, Rusya ve petrol ıhracatçısı Ortadoğu ülkelerının olumsuz etkılenıyor olması, petrol fıyatlarındakı düşüşün Türkıye’nın büyümesı üzerındekı olumlu etkılerı bır mıktar sınırlayabılır. 
Serhat Gürleyen Teşekkürler. Şımdı sözü Sabancı Holdıng Başekonomıstı Barbaros İnecı’ye vermek ıstıyorum. Sızın yorumlarınız nasıl? 
Barbaros İnecı Teşekkürler. Bu konuda şahsı görüşlerımı belırteyım. Petrol fıyatlarındakı düşüşün Türkıye’ye etkısını genelde ıkı farklı kanalda değerlendırmelıyız. Bırıncısı global rısk ıştahı üzerınden. İkıncısı ıse düşüşün ekonomıye, enflasyona, faızlere, kurlara, carı açığa, büyümeye, doğrudan etkılerı üzerınden. Petrol fıyatlarında düşüş sonuçta global rısk ıştahını yükseltecek mı? Düşürecek mı? Yükselış bızı olumlu etkılıyor, düşüş olumsuz. Kısa süre öncesıne kadar global pıyasalarda şu görüş FED’ın para polıtıkasını yavaş ve olabıldığınce geç sıkılaştıracağı yönündeydı. Herkes görüyor kı FED’ın ana hedefı ekonomıde büyümeyı sürdürülebılır kılmak. Büyümenın ücret artışlarını da ıçıne katacak bıçımde gelışmesını sağlamak. Bunu başarabılırse, 2008’den bu yana sürdürdüğü ekonomıde borçluluk sevıyesını küçültme mücadelesını kazanabılecek. Bu sadece ABD ve FED’ın sorunu değıl. Bugün büyük ekonomılerın tümünde borçlar çok yükseldı ve artık büyümenın önünde bır engel oluşturuyor. Bu borcu küçültmek ıçın ekonomıyı hızlandırmanız lazım. Ama bunu öyle bır hızlandırmalısınız kı borç küçülebılsın. Pekı nasıl? Gelırlerın borçtan daha hızlı artmasını sağlayarak. Bunu yapmanın doğru yolu, verımlılığı ve rekabet gücünü artırmaktır. Bu yol seçıldı mı? Hayır. Avrupa ve Japonya’da yapısal dönüşüme önemli bir direnç var. ABD enerji konusunda önemli bir atılım yaptı. Finans sektörünü güçlendirdi. Fakat bu büyüme potansiyelini yeterli ölçüde yükseltmek için yetersiz. O da önce kamuyu harcayıcı olarak kullandı. Kamu borçlandı, harcadı. Özel sektörün bıraktığı borçluluğu kapamaya çalıştı. Diğerleri gibi. Tabii kamu çok borçlu hale geldi. O zaman tekrar özel sektörün borçlanmasını sağlamaya dönük politika izlemeye başladılar. Hepsi. En güçlü ABD, İngiltere. Ardından Japonya. Faizlerin sıfıra inmiş olması bunu sağlamıyordu. Para arzını aşırı artırdılar ve varlık fiyatlarını yükselttiler. Banka ve tüketici bilançolarını iyileştirmeye çalıştılar. Borç almayı ve vermeyi teşvik için. Bu süre boyunca yapısal dönüşüm yapmaya çalışan fakat fazla ilerleyemeyen Euro Bölgesi de son aylarda biraz daha kontrollü şekilde bu kervana katılma sinyalleri vermeye başladı. Bu sayede örneğin ABD’de ekonomide çarklar hızlı dönmeye başladı. İstihdam arttı, işsizlik yavaş yavaş tam istihdama doğru yaklaşıyor. Hedefe en yakın ekonomi ABD ve İngiltere. FED Başkanı Yellen’in sürekli vurguladığı “Ücret artışının hızlanmasını bekliyorum” dediği konunun önemi işte bu: Ücret artışıI hızlanırsa gelir artacak ve bahsettiğim borç küçülten büyüme oluşacak. Bütün hedef yakalanacak. Bu açıdan bakıldığında bunu yapabilme umudu olan tek ülke ABD’dir. Yani o pozitif döngüyü kurabilecek tek ülke... Bir kez gelirler artmaya başlarsa, artık tüketim, yatırım ve istihdam artışı daha da hızlanacak. Kalıcı yüksek büyüme sağlanacak. Ancak bu, onların beklediği ama benim pek katılmadığım, başarılı olmasını olası görmediğim bir görüş. Neden? Çünkü varlık fiyatları suni şişirilen bu modelde kredi artışı hızlandığında ve ücret ve gelirlerde artış hızlandığında para politikasını sıkılaştırmak, ekonomiyi yavaşlatmak zorundasınız. Aksi halde enflasyon ve enflasyon beklentileri yükselir. Piyasa faizleri yükselir. Varlık fiyatları düşmeye başlar ve bu büyümeyi yavaşlatır, durdurur. İşte piyasaların korkusu bu. Gerçekleşirse global risk iştahı düşer. Biz, olumsuz etkileniriz. Buna karşılık uzun zamandır şöyle deniyordu: ABD bu işte acele etmeyecek, mümkün olduğunca yavaş davranacak ve büyümenin istediği kıvama gelmesini sağlayacak. Hatta bu öyle bile olabilir ki, bu faiz artışı yılsonuna sarkabilir veya 2016’ya kalabilir. Bu global risk iştahını yükseltecek, bizi olumlu etkileyecek bir gelişme olacaktır. İkinci konu, Avrupa Merkez Bankası, Çin Merkez Bankası, Japonya Merkez Bankası, talep zayıf olduğu için parayı gevşetecekler. Hatta FED’i telafi edecek ölçüde. Piyasalar böyle bekliyor. Dolayısıyla global piyasalarda merkez bankalarının finansal piyasalara desteği eskisi gibi devam edecek. Likidite bolluğu sürecek. Varlık fiyatları yükselmeye, risk primleri düşük kalmaya devam edecek. Genel beklenti bu. Bu beklenti de gerçekleşirse risk iştahı yüksek kalır ve biz olumlu etkileniriz. Petrol fiyatlarındaki düşüşün başlanmasıyla birlikte, piyasalarda sorular sorulmaya başlandı.
~
Petrol fiyatlarında yaşanan bu düşüş yanında dolarda yaşanan değer artışı bu beklentileri nasıl etkileyecek? Genel eğilim bu gelişmelerin FED’in faiz artış tarihini ileri atmasını sağlayacağı şeklinde oluştu. Bazı önemli iktisatçılar “2015’te faiz artışı olmaz” şeklinde görüş belirttiler. Açıkçası benim görüşüm farklı. Petrol fiyatlarındaki düşüş ABD’deki petrol sanayine zarar verecektir. Burada birtakım ödeme güçlükleri ve sorunlar da yaşanabilir. Fakat FED’ in faiz artışını ertelemesine ve gevşek para politikasını sürdürmesine katkı yapacak bu gelişmeler neticesinde net etkinin pozitif olacağını düşünüyorum. Bu durumun da ekonomiyi ve doları güçlendireceğini düşünüyorum. Düşünebiliyor musunuz? Ekonomi düşen petrol fiyatlarının katkısıyla daha da güçleniyor, ama para politikası petrol fiyatları ve dolardaki güçlenmenin enflasyona olumlu etkisiyle sanki ekonomi çok ağır durgunluktaymış gibi aşırı gevşek kalıyor. Bu durum 2015 yılı için en önemli potansiyel risktir. Dünya ve bizim için. 2015’e doğru baktığımızda, yılın ortasına doğru bu faiz konuları ABD ekonomisi güçlendikçe daha çok alevlenecektir. Bu alevlenme risk iştahını düşürecektir. Borsaların düşmesi, varlık fiyatlarının düşmesi tartışmayı soğutabilir ve faiz artış tarihi tekrar ötelenebilir. Sonuçta 2015 faiz artışının başladığı bir yıl olmaktan da çıkabilir. Bu bir olasılık. Bedeli finansal piyasalarda yüksek volatilite olacaktır. Tedirgin sermaye hareketleri olacaktır. Daha önemlisi, bundan sonra gelecek adımın daha güçlü olacak olmasıdır. Çünkü faiz artışı ertelendikçe daha güçlenmiş bir ABD ekonomisi söz konusu olacaktIr. FED para politikasını daha sert ve hızlı sıkılaştırmak, ekonomiyi frenlemek zorunda kalacaktır. FED bu riski göze alabilecek mi? Dolayısıyla faiz artışı ötelenir beklentisi o kadar sağlam ve kesin değil. Ayrıca 2015’te yumuşak geçiş varsaydığımızda, bunun faturasının 2016’da daha sert bir hareket biçiminde olacağını da bilmeliyiz. Petrol fiyatlarındaki düşüşü, olası etkilerini bu şekilde de yorumlamalıyız. Peki Avrupa’da ne olur? Avrupa’da talep çok zayıf. Deflasyonla mücadele ediyor. Petrol fiyatlarındaki düşüş onun için olumlu bir şok çünkü üretici değil. Çok büyük faydası var. Talebi olumlu etkiler. Ayrıca, petrol fiyatlarındaki düşüş var olan deflasyonist artırdığı için para politikasını da gevşetmeye zorluyor. O halde FED faiz artışını geciktirir diyenler Avrupa Merkez Bankası da FED benzeri agresif parasal genişleme başlatacak diye düşünüyor. Nasıl FED’e dönük beklentinin gerçekleşmesinin kesin olmadığını ve yüksek faturası olacağını görüyorsak, Avrupa’da da bu tür bir parasal genişlemeye çok istekli olmayan kesimlerin bulunduğunu belirtmeliyiz. Biliyorsunuz Avrupa’da 2008’den bu yana parasal genişleme değil yapısal reformlar fikri öne çıkıyor. Euro Bölgesinde Avrupa Merkez Bankası ve Almanya gibi güçlü üyeler kolaycı çözümlere sıcak bakmıyor. Ancak ekonomi aşırı derecede kötü duruma düşerse, deflasyon mutlak risk haline gelmişse bunu uygulayacaklardır. Ancak burada da ölçü deflasyonu önlemek olacaktır. Parasal genişleme ABD’de uygulananın aksine agresif, varlık fiyatlarını yükseltme amaçlı değil, ancak deflasyonu önleyecek ölçülerde uygulanacaktır. Dolayısıyla Avrupa’da piyasalar bekledikleri kadar bir parasal genişleme görmeyebilirler. Bu durum da kuşkusuz hayal kırıklığı yaratır ve Euro’ya değer kaybettirir. Bir de görülmeyen senaryo, Avrupa’da ekonominin beklenenin aksine güçlenmesidir. Şu ana kadar alınan önlemler, Euro’da değer kaybı, piyasa faizlerinde yaşanan düşüş ve son olarak petrol fiyatlarındaki bu rekor düşüş Euro Bölgesi’nde ekonominin yeniden canlanmasına neden olabilir. Bugün bu da piyasaların çok beklemediği bir gelişme. Beklenenden az bir parasal genişleme yanında durgunluk beklenirken, Avrupa’nın bir miktar toparlanmaya başlaması piyasalar için sürpriz olacaktır. 2015’in izlenmesi gereken konularından biri budur. Japonya’ya gelirsek, Başbakan Abe’nin seçimleri kazanmış olması, yapısal reformlar konusunda adım atma ihtimalini artıran bir husus. Ayrıca petrol fiyatlarının düşmesi Japon Merkez Bankası’nın, aslında giderek zorlaşmış olan parasal genişlemeyi kolaylaştıran bir unsur. Yen’e değer kaybettirdiği zaman acaba borcu parasallaştırıyor mu diye düşünebilirler. Çünkü yüzde 40 bir devalüasyon oldu ve bütün varlıklar bu kadar değer kaybetti. Ekonomiyi canlandırmak için bunun üzerine çok fazla giderseniz, bir noktadan sonra faizleri etkilemeye başlarsınız. Ama enflasyonun düşmüş olması, piyasalarda bu korkuyu azaltır. Dolayısıyla gaza biraz daha basabilir. Bu da önümüzdeki dönemde Japonya’nın yapısal reformlar ve parasal genişlemeyle birlikte toparlanma şansını artıran ve Yen’in de biraz daha değer kaybetmesine imkan sağlayacak bir gelişme. Burada da piyasaların beklediği kadar güçlü bir parasal genişleme göremeyebileceğimiz anlamına geliyor. Çin ise oluşmuş kredi balonunu patlatmadan söndürmeye çalışıyor. Petrol fiyatlarının düşmesi kuşkusuz Çin’i de olumlu etkiler ama onun asıl sorunu içeride. Konut sektörü zayıf. Kredi ve konut balonunu patlatmadan söndürmeye ��alışıyor. Dış talep de zayıf. Dolayısıyla Çini, yavaşlatan çok şey var. Ekonomide atıl kapasite büyüyor. Bu nedenle Çin dünyaya deflasyon ihraç etmeye de devam ediyor. Bu durumdaki ekonominin açıkçası piyasaların beklediği gibi FED’i telafi edecek düzeyde bir parasal genişlemeye katkı sağlamasını beklemiyorum. Elbette petrol fiyatlarında düşüşün doğrudan etkisi pozitif olacak.
~
Tek başına petrol fiyatlarını dikkate alırsak, diğer faktörler sabitken cari açığımız düşecek. GSYİH’ya oran olarak yüzde 5’in altI artık mümkün. Enflasyon düşecek, yüzde 7’nin altı mümkün. Büyüme de olumlu etkilenir fakat petrol üreticisi ticari ortaklarımızda pazar küçülmesi bu etkiyi törpüleyecektir. Ayrıca bu olumlu etki ne kadar sürecek? 6 ay sonra petrol fiyatları artıp 80 dolarlar seviyesine gelirse, o olumlu etki de bir miktar azalacak. Dolayısıyla önümüzdeki döneme baktığımız dünyada gelişmiş ekonomilerdeki sorunlardan kaynaklanan risklerin devam ettiğini dikkate almalıyız. Petrol fiyatlarında düşüşün üretici gelişmekte olan ekonomilere etkisinin olumsuz olduğunu ve pazarımızı ve risk algısını olumsuz etkileyeceğini dikkate almalıyız. Petrol fiyatlarındaki düşüş bizi olumlu etkilese de asıl olumlu etkinin rekabet gücümüzü artıracak yapısal adımlarda yoğunlaşarak gerçekleşebileceğini unutmamalıyız. Bu konuda hükümetin attığı adımlar var. Bu açıdan çok olumlu. Sonuçta bizim cari açığımız sadece enerji meselemizden kaynaklanmıyor. Cari açık sorunumuzu rekabet gücümüzü arttırarak çözebiliriz. İçeride daha çok tasarruf yaratarak, bu tasarrufları daha karlı yatırımlarda kullanarak, enerjide verimliliği artırarak, daha ucuz enerji kaynakları yaratarak, özetle ekonomide rekabet gücünü artırarak ve daha çok ihracat daha az ithalat yaparak yaratabiliriz. 
Sedef Seçkin Büyük Türkiye’nin özellikle büyük oyuncularla olan dış ticaretine bakarsak, örneğin Rusya ile 33 milyar dolar seviyesinde. İran, Irak var. Bu ülkelerde enerji fiyatlarındaki düşüş nedeniyle gelirler azaldığında, dış ticaretimize etkisi nasıl olacaktır? Tüm bunlar Türkiye’nin dış ticaretini makro düzeyde nasıl etkiler? 
Barbaros İneci Böyle bir durumla karşılaştığınızda, yani enerji üreten ülkelere mal satamadığınızda, bir başka pazara girmeniz için rekabetçi olmanız gerekiyor. Yine iş dönüyor dolaşıyor bir rekabet gücü konusuna geliyor. Diğer ekonomilere göre daha verimli olmak, daha rekabetçi olmak çok önem kazanıyor. Talebin giderek zayıfladığı bir dünyada rekabet etmek de zor. Çünkü atıl kapasitenin çok fazla olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bugün Çin’de büyümenin yavaşladığını görüyoruz. O kapasiteler, geçmişte gerçekleşen o çok hızlı büyüme oranlarına göre yapılmıştı. Zaten o yüzden Çin deflasyon ihraç ediyor. Açıkçası Türkiye için de böyle bir ortamda rekabet etmek, güçlenmek, daha yüksek büyüme hızlarını bugün olmasa da yarın sağlamak için daha çok çalışmalıyız. Yapısal reformları hızlandırmalıyız.
Yusuf Soner Başkaya Türkiye’nin bahsettiğiniz ülkelere ihracatının gelir esnekliğinin yüksek olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla bu ülkelerin gelirlerinde çok fazla bir düşüş olmadığı sürece, ihracatta fazla bir etki görmeyebiliriz.
~
Serhat Gürleyen Teşekkürler. Şimdi Türk Hava Yolları CFO’su Coşkun Kılıç’a dönmek istiyorum. İktisatçıların değerlendirmelerini dinledik. Ama bir de gerçek hayat var. THY, bu kadar çalkantının olduğu bir ortamda, hem Türkiye’nin hem dünyanın büyüme hızının çok üzerinde büyüyen başarılı bir şirket. Siz bu ortamda önünüzü nasıl görüyorsunuz? 
Coşkun Kılıç Teşekkürler. Bu değerli makro perspektifleri dinlediğim için çok memnun oldum. Ben 2006 yılında Türk Hava Yolları’na girdim. O dönemdeki tecrübelerimiz, akaryakıtın üretim maliyeti içinde çok önemli bir girdi olduğu bir yerde, akaryakıt fiyatındaki dalgalanmaların çok kritik olduğunu ve bu dalgalanmaların bizi çok yorduğunu gösterdi. Aslında enerjinin Türkiye bütçesindeki ve cari açıktaki etkisiyle, THY’nin bütçesinde ve nakit akışındaki etkisini karşılaştırdığımızda birbirine çok benzer olduğunu görüyoruz. THY hem büyüyen hem büyürken de öğrenen bir organizasyon. Rakiplerimizle karşı karşıya gelip onlara dokunmaya başladığımızda, korkunç bir rekabet baskısı hissetmeye başladık. Onların, birtakım yaşanmış tecrübelerin etkisiyle, dalgalanmalara karşı bağışıklıklarını güçlendirecek çeşitli araçlar geliştirdiklerini, bu araçları pratik hayatlarına koyduklarını görmeye başladık. Tabii bunun birçok yönü var. Bir tarafta maliyet, verimlilik ve üretim. Diğer tarafta da finansal yönü var. Finansal yönünde de günün sonunda şirketlerin uzun vadeli projeksiyonlarını yaparken, tüm bu maliyet ve verimlilikle birlikte gelecekte üretebileceği nakdi dikkate alması gerekiyor. 2008 yılında başkanlığını yaptığım hazine ve risk yönetimi komisyonunu kurduk. Organizasyonda daha önce olmayan finansal risk yönetimi müdürlüğünü oluşturduk. Tüm dünyadaki modelleri çalışarak risk yönetim stratejilerini geliştirdik. Bunları da kademeli olarak hayata geçirdik. 2008 yılında ham petrol 148-150 dolardı. 2009’a geldiğimizde ise korkunç bir hızla 40 dolara düşmüştü. Aslında bu insan vücuduna çok benziyor. Çok hızlı koşarken aniden durursanız, kalp krizi geçirme olasılığınız çok yükselir. Çünkü kendinizi o stres seviyesinde karşı karşıya bıraktığınız şey, büyük bir şok. Şirketlerde de aynı durum söz konusu. Biz 2008-2009 döneminde şunu öğrendik: Aslında riskten korunma yani hedge, bütün dalgalanmaları minimize edecek, volatiliteyi ortadan kaldıracak tecrübe edilmiş politikaların hayata geçirilmesidir. Küçük bir anekdot aktarayım: Master’ı ABD’de finans üzerine yaptım. Çok başarıyı bir yatırım hocamız vardı ve yaklaşık 2 milyar dolar civarında fon yönetiyordu. “Bu vadeli işlemler borsası nasıl bir şey?” diye sorduk. O, “Bir nevi kumarhane. Ama burada oynayanlar değil her zaman kumarhane sahibi kazanır” demişti. New York’ta borsaları geziyorduk. Birisi call opsiyonu satıyor, birisi put opsiyonu satıyor... “Ne yapıyorsunuz burada?” diye sorduk. “Alıcıyla satıcıyı birleştiriyoruz” dediler. “Peki neyin alımsatımını birleştiriyorsunuz?” dedik. “Ne varsa” dediler. “Yeter ki bir alıcı ve bir satıcı olsun”. Bu yapının özündeki dinamikleri bu yönüyle anlamak, korunmanın prensiplerini ve uygulamalarını oluşturabilmek için çok önemli... Hazine ve risk yönetimi komisyonunda bizim önceliklendirdiğimiz ilk şey, riske karşı tabi bir profil ortaya koymak. Eğer tabi bir korumanız varsa, yani diyelim ki döviz cinsinden bir yükümlülüğünüz var, o döviz cinsinden yükümlülüğü aynı döviz cinsinden bir getiriyle karşılayabiliyorsanız, yani dolara dolar, Euro’ya Euro yapabiliyorsanız, kontratlarınızı yönetirken bu tabi konfigürasyonu oluşturuyorsanız, değişimi tabi olarak yönetebiliyorsunuz demektir. Konunun ne olduğunun hiç önemi yok. Eğer ekmek üretiyorsanız, unun kaç para olduğunun çok önemi yoktur çünkü o fiyat herkes için aynıdır ve insanların temel tüketim kalemlerinden birisidir. Günün sonunda şirket olarak ihtiyacımız olan nakdi bulmak zorundayız. Onu nereden bulacağız, ya tabi operasyonun kendisinden ya da finansman kabiliyetini kullanarak. Aslında insanları bağlayan şey, özellikle enerjiye karşı talebin esnekliğinin olmadığı bir ortamda, bu aşırı değişkenlik. Fiyatın 150 dolar da olabileceğini de gördük, 40 dolar olabileceğini de gördük. Biz şirket olarak bunu her ay hazine ve risk yönetim komisyonunda önümüze alıyoruz ve var olan gerçekler üzerinden konuşuyoruz. Aslında enerji üreten ülkelerin kendi bütçelerinin başa baş gelebilmesi için ne kadarlık bir akaryakıt fiyatına ihtiyaçları olduğu, petrol fiyatlarının gelişimini anlamak için kritik bir tespit. Dünya petrol üretiminin yüzde 50’sine sahip olanların bütçelerinde başa baş noktası şu anda 97 dolar civarında. Burada bir tek Suudi Arabistan’ın pozisyonu çok iyi. Cari açık anlamında ise başa baş fiyatı 69 dolarlar civarında. Çünkü bunlar başka bir şey üretmiyor. Bu bize şunu söylüyor: Uzun vadeli anlamda arz-talep kaynaklı dengeler kendi içinde birtakım yankılar yaratsa da kısa vadede finansal piyasada beklentiler alınıp satılıyor ama orta vadede fiyatlama nihayetinde o dönemin ortalamalarında gerçekleşmektedir. Piyasaya baktığımızda biz her ay düzenli olarak 2008’de geliştirdiğimiz bir politika çerçevesinde türev ürünlerden oluşan kontratlar satın alıyoruz. Bu model zaman içinde hep geçmiş testleri yapılarak ve iyileştirilerek geliştirildi. Bizim açımızdan kötü olan nedir? Hızlı bir dalgalanma. Temmuz ayındaki bütçe toplantılarımıza götüreyim sizi. O toplantılara onlarca raporla hazırlanır geliriz. Ancak o dönemde uluslararası otorite sayılabilecek kurumların petrol fiyatının 60 dolara düşeceğini öngören 1 tane raporu yoktur... Sadece bizde değil, hiçbir şirketin raporunda yoktur. Bu bize aslında risk yönetim aracının yeterince çeşitlendirilmiş ve esnek olması gerektiğini söylemektedir. O nedenle THY olarak biz 24 aylık bir perspektifle hedge ediyoruz. Bunu hem dalgalanmayı ortadan kaldırmak için hem de rekabet etkisini ortadan kaldırmak için yapmak zorundayız, çünkü rakiplerimiz yapıyor. Bugün itibarıyla forward kontratlara baktığınızda Türkiye’de ve uluslararası piyasada kur ve akaryakıt fiyatının yönünün ne olacağını da söyleyebilirsiniz. Forward kontratlarda bugün herkes inanılmaz biçimde pozisyon alıyor. Piyasa fiyatı aşağı doğru gidiyor, bağlanan kontratlar yukarı doğru gidiyor. Yani fiyat 50 dolardayken bugün gidin 1 yıl sonrası için kontrat bağlamaya çalışın, 75-80 dolarlık fiyat seviyeleriyle karşılaşırsınız. Yani finansal piyasadaki alıcı ve satıcının belirleyen, arz-talep dengesinin dışında, geleceğe dönük spekülatif beklentileri yöneten hedge fonlar. Aldıkları pozisyonlarla fiyatlarda aşağı ve yukarı yönlü büyük ve keskin dalgalanmalar oluşturuyorlar. Bu fonlar, büyük paralar ve hacimlerle piyasanın yönünü belirliyor. Bunu biz 2008’in sonunda test ettik. Fiyatlar çok hızlı bir yükselişle 40 dolarlardan tekrar 110 dolarlara oturdu. 
~
Mehmet Öğütçü Enerjinin THY’nin girdileri içindeki payı, yüzdesi nedir? Bu dalgalanmaları bir şekilde ürün fiyatlarına yansıtabiliyor musunuz, yoksa stabil tutmak zorunda mı kalıyorsunuz? 
Coşkun Kılıç Piyasada fiyatı belirleyen asıl nokta, uluslararası rekabet. Hindistan’dan New York’a bir uçuş satıyorsanız, onun fiyatını pazar, yani rakipleriniz belirler. Rakibiniz kaçtan satıyorsa piyasa fiyatı odur. Yani bilet fiyatlarına yansımayı piyasa şartları belirliyor, ancak hızını düşen veya artan fiyat seviyesinin bulunduğu noktadaki frekansı belirliyor. Akaryakıtın fiili ağırlığına gelirsek, bu yıl için akaryakıtın toplam giderdeki payı yüzde 38, yaklaşık 4 milyar dolarlık bir bütçeye denk geliyor. Bu çok ciddi bir rakam ve ciddi bir yüzde bu nedenle de değişimin büyük dalgalanmalar yaratmadan yönetilmesi gerekmektedir. Diğer yandan girdi fiyatlarındaki dalgalanmalar, ticari rekabette de etkiler yaratmaktadır. Yahudilerin bir sözü vardır. “Denenmiş denenmez” derler. Biz bu hikayeyi 2008’de gördük, test ettik, yaşadık. O günlerde THY’nin geniş gövdesi yoktu. Yani uzun uçuşlar yapma yeteneği diğerleri kadar yüksek değildi. Bu da premium yolcudan aldığı payı minimize ediyordu. Ama özellikle akaryakıtın yükseldiği dönemde, insanlar fiyata duyarlı hale geldiğinde, THY rekabetçi bir avantaj elde etti. Şimdiki gibi akaryakıt fiyatlarının düştüğü dönemlerde ise herkes uçabilir hale geldiği için piyasada arz fazlası oluyor. Ama talep aynı paralelde yükselmiyor. Fakat bizim bir başka dünyamız daha var. THY, 8 milyar dolarla Türkiye’nin en büyük ihracatçısı. Hep ham petrolün fiyat etkisini konuşuyoruz ancak ham petrol tüketilemez. Arada rafineriler var. Bizim için asıl belirleyici olan rafinerilerin üretebilme yeteneği ve buna bağlı olarak jet yakıt fiyatlarının hangi seviyede olacağıdır. Bugün jet yakıtıyla alakalı piyasada kontrat bulamazsınız. Son derece spekülatiftir. Ton başına jet yakıtı / ton başına ham petrol çarpanını sürekli takip ediyoruz, 8’lerde olan bu çarpan şu günlerde 10’a çıktı. Çünkü ham petrol arzı ile jet yakıtı üretimi aynı paralelde aynı iktisadi koşullara sahip değil. THY’ye geri dönecek olursak, finansal piyasanın petrol fiyatlarının oluşmasında çok belirleyici olduğunu net biçimde söyleyebilirim. Bildiğiniz gibi enerji, dolar cinsinden fiyatlanıyor. Bu da aslında ABD’ye bir emisyon yeteneği veriyor. ABD bu emisyonu artırdığında -parite etkisini dışarıda bırakarak söylüyorum enerji üzerinden fiyatlandığı için dışarıda yaratılan bu emisyon etkisini hiçbir zaman kendi iç dünyasında hissetmiyor. Peki faturayı kime kesti? Euro/dolar paritesinde Euro’yu pahalı hale getirerek Avrupa’ya kesti. Bunun etkisini bir adım sonra görüyoruz. Bunu nereden biliyoruz? Çünkü Avrupa’ya ihracat yapıyoruz. Orada bir kriz oluştu. Peki biz bunu neyle ikame ediyoruz? Ancak alternatif pazarlara, Afrika, Ortadoğu, Orta Asya eksenine yönelerek, buralara uçarak. Euro/dolar paritesine baktığımızda seyrimiz 1,50’lerden başladı, 1,20’lere geldi ve paralel biçimde ham petrol fiyatı düştü. Biz buradan şunu öğrendik: Sadece akaryakıtı hedge etmek yeterli değil. Pariteyi de hedge etmek gerekiyor. Ama her ikisinde kullanılan tool’lar (araçlar) farklı olmak zorunda.
~
Peki korunma oranı (hedge rasyosu) ne olmalı? Biz hedge’i neden yapıyoruz? Aslında hedge, Tüpraş’a gidip “Bana gelecek yıl jet yakıtını sabit fiyattan kaçtan vereceksin?” demektir. Çünkü bir farkı yok. Özellikle hedge yaptığımız enstrümanlara ve hedge ürünlerinin sunanlara baktığımızda, arkasında petrol üretenler olduğunu görürüz. Bugün Türk Hava Yolları, bir şey daha öğrendi. Bu kadar hızlı dalgalanmalar varsa, bir ortalama fiyat seviyesini yakalamak gerekiyor. 24 aylık süre bu ortalamayı veriyor. Ama hedef ne? Akaryakıt fiyatı artıyorsa, artışın yüzde 50’si bilete gider. Bilet fiyatı da o kadar artar. Azalıyorsa da bilet fiyatı o kadar azalır. Bu şu demektir: Önünüzdeki dönemde hedge pozisyonunu yüzde 50’de bırakırsanız, yüzde 50’sini de ya artış ya da düşüş şeklinde pazarlama ile yönetmek gerekiyor. Bugün düşen enerji fiyatları, Türkiye’ye ödediği enerji maliyeti açısından pozitif bir etki yaratacaktır. Aynı Türk Hava Yolları gibi. Ama Türk Hava Yolları’nın burada bir rekabet avantajı yaratayım bakışı yok. Rekabet dezavantajı olmasın anlayışımız var. Amacımız şu: Üretirken yakıt fiyatları pazarlamaya yeterince zaman verebilsin, pazarlamadaki kişilerin fiyatlamayı yaparken yeterince nefesleri olabilsin. Biraz önce Türkiye’ye nasıl bir etkisi olur diye konuştuk. Eğer Türk Hava Yolları’nı örnek alırsanız, akaryakıt fiyatları bu kadar hızlı dalgalanıyorsa, ihracatçı fiyatlamada sıkıntı yaşar. Özellikle ihracat yaptığımız bölgelerin zorluğu ve onların aslında ham petrol üzerine gelirlerinin olduğunu düşünürsek, o anlamda aslında Türkiye’yi bu dalgalanmaların olduğu s��ralarda çok da kolay bir dönem beklemiyor. Hele bir de 2015 yılı özelinde konuşacak olursak... Biliyorsunuz seçim var. Seçim döneminde özellikle finansal piyasalarda çok büyük hareketler oluyor. Bu hareketlilik özellikle paradan para kazanabilecek hedge fonlar için çok ciddi fırsatlar yaratıyor. Bu spekülasyonu yaratmak için de çok büyük ataklar yapma ihtimalleri var. Bu yine aslında çok dana izin nefesli olabilecek bir nakit yönetimini ve nakit pozisyonlamasını gerektiriyor. 
~
Diğer taraftan özellikle arz ve stok ilişkisine değinmek istiyorum. Arzın düşürülmesi beklentisine OPEC reaksiyon vermedi, talebin belirli bir seviyede olduğunu göz önüne aldığımızda stoklar artıyor. Yani bir anlamda herkes stok pozisyonu alıyor veya stoklama yeteneği olmayanlar kontratlarla stoklama benzeri pozisyon alıyorlar. Yani düşen fiyatlarda maliyet avantajı elde etmek için eğer stoklama yeteneğiniz varsa bunu fırsata çevirmek istersiniz. Eğer arz kaynaklı bir baskı varsa, bu talep esnekliğinin olmadığı bir ortamda çok daha sert yukarı yönlü bir fiyat şokunu da beraberinde getirebilecektir. Tekrar Yahudilerin o sözünü referans vermek istiyorum: Denenmiş denenmez. 
Serhat Gürle yenTHY’nin bu deneyimlerinden çıkaracaklarımız, böyle ortamlarda hedge yaparak veya stokunuzu artırarak dalgalanmalara, olası bir türbülansa karşı daha hazırlıklı olmak. 2008 krizinde belki bunu yaptığınız için THY fazla sallanmadan rotasına devam etti. Bu dönemde de yine benzer bir yaklaşım izliyorsunuz.
Coşkun Kılıç Bu hegde politikasıyla çok alakalı. Aslında bu kriz yönetmektir ve bana göre bu bir krizdir. Yani 110 dolardan 50 dolara gelmesi bir krizdir. Çünkü bu kadar kısa vadeli bir düşüşü hiç kimse pozisyonlayamaz. Böyle dönemlerde eğer şirketin operasyonunu yönetecek nakit girdiniz güven altına alınmamışsa, operasyonu sürdürmek için yeterince nefesiniz olmuyor. Eğer spekülatif yaklaşmışsanız, o zaman tam tersine o nakdiniz sizi korumaya yetmiyor. O anlamda ben şunu tekrar ediyorum. Biz hiçbir şekilde kişisel görüşü, spekülatif görüşü yapının içine dahil etmedik, etmeyiz de. Tabi korunma varsa onu seçer, hava yollarının hiçbiri hedge etmezse, biz de hedge etmeyiz. Ama benim rakibim böyle bir pozisyon alıyorsa, rekabetçi gücümü korumak adına onlardan ayrışamıyorum. 
Serhat Gürleyen Hedge oranları halka açık bilgi mi? 
Coşkun Kılıç Evet. Bunu kurla da birlikte düşünmek gerekiyor. Çünkü şu anda Türk Hava Yolları’nın korunması özellikle Euro’da. Euro gelirlerinin çok yüksek olduğu bir ortam nedeniyle, bugünkü piyasaya göre yüksek, seviyede korunma oranımız var. Akaryakıtta ise özellikle düşen piyasada çok koruyucu bir bant aralığında, kendisine rahat nefes aldırabilecek rekabetçi bir alanda yer alıyor. Ortalama 12 aylık bütçemizde yüzde 37 hedge rasyomuz var. Rakiplerimizin neredeyse yarısı kadar. Hedge kaynaklı düşündüğünüzde onlara karşı çok avantajlı görünüyoruz. Ama 6 ay sonra bu olmayacak çünkü fiyat düşecek. Sattığımız ürünün fiyatı düşecek yani. Bunu biliyoruz. Türk Hava Yolları’nın gücü, ürettiği hizmetin fiyatlamasından değil verimliliğinden geliyor. Pazar payını da o verimlilik sayesinde devamlı artırabiliyor. Şunu da net söyleyebilirim: Petrol fiyatlarının bu seviyelerde olması, özellikle eski teknolojili, verimsiz uçakları ekonomik olarak kullanılabilir hale getiriyor. Bu da piyasada arz fazlasına doğru giden bir nokta oluşturuyor. Bir arz fazlası olacaktır ve talebin olmadığı bir ortamda arz fazlalığı daha ciddi bir rekabeti beraberinde getirecektir. 
~
Serhat Gürleyen Bu aslında uçak filosu yeni olan, enerji verimliliği daha fazla olan, bunun için yatırım yapmış olan şirketler için iyi bir haber değil.
Coşkun Kılıç Evet, ama filonun ortalama yakıt tüketimini düşündüğünüzde, verimlilik ve hedge pozisyonuyla birlikte değerlendirildiğinde paçalda sürdürülebilir bir denge kuruluyor. Bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Aslında Türk Hava Yolları, jet yakıtının yarısını Türkiye’den yarısını da yurtdışından alıyor. Ham petrolle jet yakıt üretimini ve fiyat ve arz seviyelerini birbirinden ayrıştırmak gerekiyor. Üreticinin, rafinerinin stoku aynı paralelde gitmiyor. Enerjinin talep esnekliği yok. Biz bu enerjiyi her durumda tüketeceğiz. Fiyatı ne olursa olsun.
Serhat Gürleyen Genel olarak ifade edersek, petrol fiyatlarındaki düşüş arz kaynaklı ise rafineriler bu ortamda marjlarını koruyabiliyorlar. Ama eğer talep kaynaklı bir düşüşten bahsediyorsak, o zaman zincirin talep tarafına daha yakın olan rafineriler de bundan etkilenebiliyor. Bazen arza daha gecikmeli yansıyabiliyor. Bu durum sadece petrol için değil, genelde birçok başka emtia için de geçerli. İlk turu bu noktada kapatmak istiyorum. İlk turda daha çok dünyayı ve global gelişmeleri konuştuk. İkinci turda biraz da Türkiye’yi ve Türkiye’ye etkilerini gündeme alalım. Öncelikle kısaca, kavramsal bir çerçeve çizmek istiyorum. Biz enerji fiyatlarındaki düşüşü, hane halkının enerji dışında harcayabileceği alanlardaki gelir artışı olarak görüyoruz. Şirketlerin de belki maliyetlerinde bir azalma olarak görebiliriz. Dolayısıyla soru, hane halkının elde ettiği bu gelir artışıyla ne yapacağı... Bunu harcamakta mı kullanacak yoksa tasarruf artırmakta mı kullanacak? Keza aynı şekilde şirketler maliyetlerindeki artışı pazar koşullarına bağlı olarak nihai fiyatlarına mı yansıtacaklar, yoksa yatırımlarını artırmak için ileride elde ettikleri karı artırmak için yatırımlarında mı kullanacaklar? Türkiye’de ne olmasını bekliyoruz? Kabaca büyük şehirler için baktığımızda benzin fiyatlarındaki düşüş ortalama bir otomobil kullanıcısına, aylık 100-150 TL gibi, enerji dışındaki alanlara harcayabileceği veya tasarruf edebileceği bir gelir artışı sağlıyor. Bu rakam Anadolu’da daha küçük. Ama baktığımızda maaşlara oranı çok da fazla değişmiyor. Yüzde 2-4’lük bir etki var. Böyle bir perspektiften yola çıkarak Türkiye’ye bakabiliriz. Şimdiye kadar ilk turda işin hep güzel tarafından bahsettik. Ama bir de işin karanlık tarafı var. Çünkü petrol üreticileri aynı zamanda bizim ihracat pazarlarımız. Rusya, Irak en büyük dış pazarlarımız. Irak ve Suriye’de iç savaş var. Ortadoğu’ya ulaşmakta zorlanıyoruz ve yolumuzu daha fazla uzatmak zorunda kalıyoruz. Böyle bir resimde, gelirden çok fiyata çok bağımlı olan, fiyat hassasiyeti olan ürünler satıyoruz. Dolayısıyla ikinci turda, resmin Türkiye için hem aydınlık hem karanlık tarafına değinen yorumlar rica ediyorum. Sözü yine Mehmet Öğütçü’ye verelim. 
Mehmet Öğütçü Türkiye son derece iddialı hedefleri olan bir ülke. 2023’e kadar dünya liginde ilk 10’a girmek istiyor. Gerçi, bu gidişle çok zor ama bu tür hedefler koymak istikamet duygusu verilmesi bakımından çok önemli. Hem büyümek hem rekabet liginde üst kümeye sıçramak için enerjide elverişli fiyatlar elde etmek gerekiyor. Türkiye gibi petrolde yüzde 93, doğalgazda yüzde 98 dışa bağımlı bir ülke için fosil yakıt fiyatlarındaki istikrar, sürdürülebilir ikmal hayati önemde. Bu, “yumuşak karnımız”. Dolayısıyla, sadece ekonomik değil aynı zamanda ulusal güvenliğimiz için de istikrarlı piyasalar şart. Fiyat konusunda zamanında her nedense ciddi beceriksizlik sergilemişiz. Uzun vadeli “al ya da öde” kontratları belimizi büküyor. Petrole endeksli gaz fiyatları düşmesine rağmen hala Rusya’ya, İran’a muazzam – Avrupa’dan daha yüksek - rakamlar ödüyoruz. Petrolde de yeterince iskonto aldığımız söylenemez. Diğer bir husus da şu: Petrol fiyatlarına taban yaptığı düzeyde değerlendiriyoruz. Belki birkaç gün ya da bir hafta 60 dolar düzeyinde seyretmesi kayda değer ama asıl önemlisi yıllık ortalaması. O yüzden bu ani düşüşleri hemen tüketiciye yansıtalım gibi bir çabanın olmaması gerekiyor. Bu önemli bir husus. Bu tartışmada, farkındayım, biz çok fazla petrole takıldık kaldık. Oysa toplam enerjide petrolün payı 5’te 1 düzeyinde. En fazla kullanıldığı alanlar ulaşım sektörü. Havacılıkta, karada, ayrıca petrokimya sanayinde. Bu alanlarda yavaş yavaş doğalgaz ve yakıt hücresi dahil yeni alternatifler çıkmaya başladı. Hızlı olmayacak belki bu teknolojik yenilenme süreci ama petrole alternatif bulma çabaları hep sürecek. Örneğin hala pazar payı düşük olsa da hibrid, elektrikli araçlar gibi. ABD artık ekonomisini gaza dönüştürmeye başladı. Ucuz gaz büyük bir rekabet gücü sağladığı için. GE, şimdi “Boeing uçakları nasıl gazla çalıştırabiliriz” diye düşünüyor. Kömürün, yenilenebilir enerjinin yerine doğalgaz artan ölçüde elektrik üretiminde de kullanılacak. Ucuz Amerikan, Kolombiya ve Endonezya kömürü nedeniyle bazı ülkeler yeniden kömüre dönüyorlar.
~
Coşkun Kılıç şu anda Katar uçaklarda kullanılıyor. 
Mehmet Öğütçü Biliyorsunuz, bundan 10 yıl önce doğalgaz bir geçiş yakıtı olarak görülüyordu. Petrol ile yenilenebilir enerji arasındaki geçişi kolaylaştıracak bir yakıt. Oysa şimdi doğalgaz için “altın çağın” başladığı müjdeleniyor. Kaya gazının, kömürden üretilen gazın yaygın kullanımı, yeni konvansiyonel gaz kaynaklarının keşfedilmesiyle dünyadaki gaz bolluğu ve bunun neticesinde de doğalgazın enerji denklemindeki payının hızla yükselmesi dikkate değer bir gelişme. Türkiye’de bir ara elektrik üretiminde doğalgazın payı yüzde 50’ye kadar çıkmıştı. Şimdi yüzde 44’e geriledi. 2023’e kadar da yüzde 35’e indirilmesi planlanıyor. Çin’de şu anda yüzde 3,5 -4 civarında doğalgazın payı. Onların da hedefi önümüzdeki dönemde 2030’a kadar dörde katlamak. O zaman bile yüzde 14- 15 olacak. Yani, görülebilir geleceğimiz hala kömür, petrol ve doğalgazdan oluşan fosil yakıtlarda. 
Coşkun Kılıç Rezerv anlamında bakıldığında doğalgazın pozisyonu nedir?
Mehmet Öğütçü En az 200 yıllık rezervlerin olduğu söyleniyor. Dünyamızda, petrolden daha fazla yetecek gaz var. Yeni kaya gazı keşifleriyle birlikte bu süre daha da artacak. Doğu Akdeniz’de çıkan gaz şu anda İsrail’in 250 yıllık ihtiyacını karşılayacak durumda. Bundan 5 yıl öncesinde Tel Aviv göbeğinden Mısır gazına bağlıydı. Sanıldığının aksine kaya gazında dünyada bir numara Amerika değil. Bir numara Çin, onu Arjantin izliyor, sonra ABD geliyor. Ama Çin ve Arjantin’de daha ciddi anlamda üretim başlamadı. Amerika’da farklı bir durum söz konusu. Yerin altındaki kaynaklar özel mülkiyet. Arazi kiminse kaynaklar da onun. İnsanlar, “Benim arazimde bir şey çıksa” diye dua ediyor. Ama Fransa’da bir şey çıksa bile kapatıyorlar. Çünkü üzerindeki mülk sahibine bir faydası olmuyor, kamuya ait sayılıyor. Çin’de de öyle. Toprağın altı devlete ait. Ukrayna ve Polonya’da da iyi kaya gazı rezervleri var ama bir türlü üretime dönüştürülemiyor. Dünya enerji denkleminde doğalgazın payı, özellikle elektrik üretimi, ulaştırma ve petrokimya sektörlerinde, giderek daha da artacak. Kömürden yüzde 45 daha az karbon salımı çıkardığından doğalgazın büyümesi iklim değişikliği hedefleri bakımından da iyi bir haber. Önümüzdeki 15 yıl zarfında petrol, kömür ve doğalgazın payları ortalama yüzde 25-26 bandında olacak. Kaya gazı, Rusya gibi geleneksel üreticilerin hakim pozisyonunu sarstığından, oyun değiştirici olmaya devam edecek. LNG ile boru hattı gazı da aynı fiyat düzeyine doğru yaklaşıyor. Eskiden boru hattı uzunluğu 3 bin km’yi geçtiğinde LNG ekonomik olabilirdi. Bölgesel fiyatlardan petrol gibi küresel fiyatlara geçiş daha çok zaman alacak. 
Coşkun Kılıç Neden doğalgaz fiyatını sabitlemek zorundayız? 
Mehmet Öğütçü Doğalgazda oynak spot piyasa fiyatları ancak geçici arz-talep dengesizliğinde başvurulacak bir yöntem. Uzun vadeli boru hattı (pipeline) ya da LNG alımlarında fiyat istikrarı özellikle üretici/satıcı bakımından önemli. Alım tarafını garanti altına alıp alım sözleşmesi imzaladıktan sonra yatırıma gidiyor. Yoksa bankalar yatırım için size 5 kuruş vermez. Şu anda İsrail’in yaşadığı sıkıntı bu. Açık denizdeki Leviathan doğalgaz sahası için güvenilir bir alıcı çıkıp “şu fiyattan her yıl 10 milyar metreküp alırım” desin, o zaman nihai yatırım kararı alınır ve üretim yönünde çalışmalar hızlanır. Kürt Bölgesel Hükümeti Ankara ile gaz satış anlaşmasını imzaladı. Bu nedenle gaz üretimi için yatırımda sıkıntı çekmeyecek. Üstelik LNG fiyatları da neredeyse boru hattı fiyatlarına yaklaşmaya, yani ucuzlamaya başladı. Çünkü dediğim gibi Katar gibi geleneksel üreticiler sıkıntıda. Sürekli yeni rakipler çıkıyor. Avustralya çıktı. Mozambik, Angola, Tanzanya yolda. Türkmenistan’ı saymadım bile. Doğalgazda dünyanın en büyük ikinci rezervine sahip İran bir açılsa… Türkmenistan ise dünya gaz rezervlerinde dördüncü büyük ülke. Yani gelecekte piyasada çok fazla gaz olacak. 
Sedef Seçkin Büyük Doğalgazda Rusya ile yaşanan son gelişmeleri, özellikle de “Türk Akımı” önerisini nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Mehmet Öğütçü Rusya, Putin’in son Ankara ziyaretinde, zaten ölmüş olduğu halde vefatı resmen ilan edilmemiş olan Güney Akım'dan vazgeçip yeni bir boru hattı önerdi. Bu 63 milyar metreküplük hattın maliyeti, mevcut Mavi Akıma paralel gideceğinden daha hesaplı görünüyor. Bu yeni öneri, AB ve ABD baskısı altında sürekli fikir değiştiren Bulgaristanı da cezalandırıyor. Özellikle Türk-Yunan sınırında bir gaz hub’ı kurulması bunun bariz işareti. Bu, aynı zamanda Rusya'nın AB'ye yeni bir meydan okuması olarak da görülebilir. 
~
Putin’in bu önerisine tam da hem AB ülkeleri hem de Türkiye Rusya'ya bağımlılığını azaltmaya çalışırken yakalandık. Şimdi bu durumda acele etmeden Ankara'nın hem ucuz gaz tedarikini sürdürmesi, hem Rusya ile mevcut 2020'ye kadar 100 milyar dolara tırmanacak ticaret hacmini ve 50 milyar dolarlık taahhüt işlerini sekteye uğratmaması hem de Batı ile ilişkilerini “Rusya mı, Batı mı?” ikilemine indirgemeden yürütmesi gerekiyor. Kolay bir denklem değil. Ankara'nın naif hareket etmeyeceğini, bu durumu fırsatçı olmayan ağırbaşlılık, ulusal menfaat, güvenlik ve ekonomik diplomasi terazisinde dikkatle tartacağını söylemek yanlış olmaz. Nitekim imzalanan metinler sadece niyet beyanı. Putin'in önerdiği yüzde 6’lık fiyat indirimi bence sadece pazarlıkta taksimetrenin açılışı. The Bosphorus Energy Club’ın son toplantısında Gazprom yöneticisi yüzde 15’i telaffuz etti. Petrole endeksli fiyat düzeninde bu rakam da yetersiz bence. Ankara, “Türk Akımı”na imza atmadan önce fiyat müzakeresini “Kayseri ya da Kapalı Çarsı usulü pazarlık” yeteneğini kullanarak yapmak, sonuçlandırmak zorunda. Hiç acelemiz yok bu konuda. Acelesi olan Moskova. Rusya, Türkiye’nin bu konudaki zaafını ve tutkusunu çok iyi biliyor. Hub deyince gözlerimiz parlıyor, gülüyor. Onun için Ankara’da “Ben sizi hub yapacağım” mesajını verdi. Daha önce üçüncü ülkelere ihraç izni bile vermeyen Gazprom neden “U dönüşü” yaparak bu konuma geldi? Bunu iyi tahlil etmek, Rusya’nın stratejisini uzun vadeli bir perspektifle okumak gerekiyor. Başkasının enerjisiyle hub olmak ne derece mümkün iyi tartmak lazım. Aslına bakılırsa Türkiye’de gerçek manada hub olmanın ne anlama geldiği de bence çok iyi bilinmiyor. Öncelikle sürdürülebilir arzın gelmesi şart. Arzla talebi doğru istikametlere göndermek bakımından, fiyatın, serbest piyasa koşullarında oluşması da önemli. Türkiye’nin, “Ben Erzurum’da ya da Samsun’a boru hattı indiğinde gazı ucuza alayım, sonra Edirne’de daha pahalıya Avrupalıya satayım” türü perakendecilik yapmasına imkan verileceğini sanmıyorum. Ayrıca, enerji ticaretinin finansmanı için etkin bir enerji borsası/finansman altyapısı da oluşturulmalı. Keşke bir bankamız sadece bu işe yoğunlaşsa. Bence bu iş çok iyi para kazandırır. Dahası, bu hub olma işi “Vana benim elimde, kapatırsam görürsün gününü” tarzı bir kabadayılığa hiç gelmiyor. Böyle bir yaklaşımın hissedilmesi bile üreticiyi de tüketiciyi de ürkütür. “Aman yeni bir Ukrayna mı yaratıyoruz” endişesi hasıl olur. Burada “yumuşak güç” olarak güven uyandırmak, açıklık ve şeffaflık önemli. Hukuki ve kurumsal altyapının çok sağlam olması da başka bir gereklilik. DNR politikada çok dengeli ve hassas olmak önemli. En önemli şey: Güven, güven, güven... Aksi halde hiç kimse “Gel benim hub’ım ol” demez. Hele hele Ruslar, Ukrayna’da yaşadıklarından sonra hiç yanaşmaz. İran da Azerbaycan da İsrail de öyle. Bizim bu konudaki politikamız net olmalı: Sadece üzerinden gazın akacağı transit ülke olmak istemiyoruz. Toprakları üzerinden kuzeyden güneye, doğudan batıya boru hatları geçmesi mütevazı transit ücreti dışında bize önemli bir katkı sağlamıyor. Buna mukabil getirdiği siyasi, çevresel ve toplumsal riskleri çok daha fazla. Diğer önemli bir husus da bu tür enerji ticareti işleri, ortam şeffaf değilse, ülkede yolsuzluğu, rüşveti, yozlaşmayı, organize suç örgütlerini de artırıyor. Belki de en büyük yararı, ülkede siyasi istikrarı, dolayısıyla da ekonomik istikrarı güçlendiriyor olması. İç ve dış oyuncuların ortak menfaati nedeniyle...
~
Sedef Seçkin Büyük Rusya’nın önerisi konusunda ana kaygınız ne? 
Mehmet Öğütçü Benim kaygım, Rusya’nın istediğini elde edebilmek için “fiyat havucu”nu başlangıçta akıllıca kullanması, ama proje tamamlandıktan sonra tekrar bizi sıkıştırmaya başlayacak olması. Bu nedenle, “yamalı bohça” usulü de olsa, İran, Azeri, Kürt, Doğu Akdeniz ve LNG gaz kaynakları Rus gazına tahakküm imkanı sağlamayacak şekilde Türk gaz piyasasında yerini bulmalıdır. Fazlası AB pazarlarına satılmalıdır. Rusya açısından en büyük risk, Türk-Yunan sınırında toplanacak 50 milyar metreküplük gazı satmada ticari başarı sağlanamaması olur. TANAP, TAP ve Nabucco West, Rus gazının en ciddi rakipleri olmaya devam edecek. Eğer Ruslarla bu anlaşma olursa Azerbaycan’dan gelen Güney gaz koridoru sekteye uğrar mı? Hükümet o konuda rahatlatıcı demeçler veriyor. “Zaten Şahdeniz’de yüzde 19 ile en büyük ikinci ortağız, TANAP’da da payımız yüzde 30’a çıktı. Kendimizi topuğumuzdan vurur muyuz hiç” diyor. Ama Rusların niyeti o. Onu biliyoruz. Ruslar bunu 1990’ların başında da yapmıştı hatırlarsanız. Türkmenistan’dan gaz gelecekti, bir anda Mavi Akım çıktı ve diğer seçeneği öldürdü. Azerbaycan, 2018'den itibaren 16 milyar, 2030'a kadar da 30-35 milyar metreküp gaz sevkiyatı yapabilecek durumda. İran, Kürt ve Türkmen gazıyla 2030'a kadar Türkiye'nin Avrupa sınırına 50-60 milyar metreküp ihracat gazı gönderilmesi mümkün. Rusya'nın aynı sınırda daha erken aşamada 50 milyar metreküplük bir hub yaratması gazgaz rekabetini artırır, diğerlerinin önünü kesebilir. Şayet Rus gazı diğer kaynakları piyasa dışına itme sonucunu doğurmayacaksa ve AB'nin bugünkü 200 milyar metreküplük ihtiyacının yaklaşık yarısının (ya da 2040’daki 400 milyar metreküplük ihtiyacının dörtte birinin) Türkiye üzerinden gönderilmesi mümkün olacaksa “Türk Akımı” yüksek katma değer yaratacak şekilde devreye sokulabilir. Gazın esas alıcısı AB ülkeleri siyasi ya da ticari nedenlerle buna yanaşmıyorlarsa zaten Türkiye’nin yapacağı fazla bir şey yok. Kendi gaz talebimiz belli. Doğu Akdeniz'de hatırı sayılır doğalgaz kaynakları keşfedildi. Bu sahaları geliştirmek için gerekli finansman henüz bulunamadı. Şu anda en cazip pazar Türkiye ve onun üzerinden AB ülkeleri. Türkiye, Doğu Akdeniz'de oyun kurucu olma şansını kısa vadeli siyasi ihtilaflara feda etmemeli. Aynı şekilde Irak’ın kuzeyinden 2018 başından itibaren gelecek Kürt gazı da denklemimizde önemli bir yere sahip olmalı. Kuzey Irak ile Bağdat yönetimi petrol gelirleri konusunda uzlaştı. Bu anlaşma öncesinde Kürt petrolünün ihracatı mümkün hale gelmişti. Rafineri ve tüccarların Bağdat'ın kara listesine girmekten çekindiği dönemde bile Kürt petrolü ciddi iskonto sayesinde kendisine İsrail, Macaristan, Singapur gibi pazarlar bulmakta zorluk çekmedi. Bu anlaşmayla hem ödemeler biraz açılıyor hem ihracat kolaylaşıyor. 2014 sonuna kadar mevcut günlük ihracat 500 bin varilden 700 bine çıkabilecek. Fiili ihracat da halihazırdaki günlük 300 bin varilden yıl sonunda 400, 2015'in ilk çeyreğinde de 500 bine ulaşacak. 
Serhat Gürleyen Petroldeki fiyat indirimleri fiyatlara direkt yansıyor ama bildiğim kadarıyla doğalgazda gecikmeli oluyor. Orada vade farkı var. 6 ayla 1 yıl arasında değişen uzun vadeli kontratlar var piyasada. 
Mehmet Öğütçü Evet, gaz fiyatları resmi olarak açıklanmıyor ama hepimiz 3 aşağı 5 yukarı biliyoruz. Bu alanda son yıllarda fiyat oyununu değiştirecek birkaç gelişme oldu. En önemlisi, Azerbaycan’dan gaz almaya başlamış olmamız. BTE hattı halen işliyor. Şah Deniz – 2 sahasından da 2018 başından itibaren 16 milyar metreküp gelecek. 6’sı bize, 10’u Avrupa’ya. Bunun fiyatı İran ve Rusya’dan aldığımızdan çok daha ucuz. Diğer önemli gelişme de Irak’ın kuzeyinden çıkaracağımız gaz. Bunun fiyatı da 7 doların altında görünüyor. Azeri gazından daha ucuz. Tabii bu durumda ortalık karışacak, eğer bunlar karşılaştırma fiyatı olursa. Rusya, bu oyun değiştirici dinamiklerden pek hoşnut değil. Onun açısından gaz ihracı ve pazarlarının korunması bir ulusal güvenlik meselesi. Bu nedenle Hazar Geçişli Boru Hattı’na geçiş vermiyor. En büyük pazarı Almanya, ikincisi Türkiye. Dolar bazında bakarsanız ise Gazprom'un en büyük piyasası Türkiye. 
~
Dolayısıyla Rusya, Türkiye’yi kolay kolay ne Azerbaycan’a, ne İran’a, ne de ileride Kürtler’e, İsraillilere bırakma niyetinde. Putin’in Ankara ziyaretinde patlattığı “Türk Akımı” bombası aslında bu rekabetin önünün alınmasıyla da alakalı. Çevremizdeki ülkeler açısından gaz pazarı, transit ülkesi ve hub’ı olarak gerçek bir cazibe merkeziyiz. En yüksek fiyat ödeyenlerin başında geliyoruz. Rusya, “Ne kadar gaz istersen göndereyim” diyor. İran yaptırımlar kalktıktan sonra “30 milyar metreküp de ben göndereyim” mesajını iletiyor. Azerbaycan, “2023’e kadar 16’yı 35 milyar metreküpe kadar çıkartırım” teklifinde bulunuyor. Türkmenler “Hazar’ın üzerinden geçirebilirsem ben de 30 milyar gönderirim” haberini ulaştırıyor. Kürtler ve İsrailliler de “Bizi unutmayın, iyi fiyattan biz de göndeririz” diyorlar. Kıbrıs’ı, Cezayir’i, Katar’ı daha saymadım bile. Yeni gelişmeler ışığında bu gaz oyunu artık Türkiye açısından kritik bir mesele. Piyasayı görülebilir gelecekte satıcılar değil alıcılar belirleyecek. Türkiye’nin eli güçlü. O yüzden “Türk Akımı” konusunda hükümete tavsiyem şu: Acele etmeyin. Önce fiyatı iyi müzakere edip sağlama bağlayın. Çünkü seçeneklerimiz var. Ruslar ise bir an evvel işi garantiye almak istiyorlar. Türkiye’nin geçmişte yaptığı hatayı tekrar etmemesi gerekiyor. Unutmayın, Putin doktorasını Saint Petersburg Üniversitesi’nde doğalgazı silah olarak kullanma üzerine yaptı. Karşısına aynı çapta liderler, ekipler çıkarmamız gerekiyor. 
Sedef Seçkin Büyük Bu gelişmelere Batı ne diyor? 
Mehmet Öğütçü Amerikalılar, tabii ki hem Avrupa’nın hem Türkiye’nin Rusya’ya olan bağımlılığının artmasından kaygılı. “Sadece doğalgazda değil nükleerde de bağlandınız. İlave 63 milyar metreküpü de sizin üzerinizde geçirip gelirse o zaman kaynakların ve güzergâhların çeşitliliği ilkesine dayanan enerji ikmal güvenliğini çöpe atmış olursunuz” diye bakıyorlar. Onların amacı Rus olmayan bir hattı Türkiye üzerinden geçirip Rusya’ya karşı bir pazarlık gücü yaratmaktı. Ayrıca kaya gazını ihraç edecekleri pazarlarda Rus rekabeti istemiyor da olabilirler. Dahası Putin’in başlattığı bu yeni girişim, Rusya’ya karşı yaptırımların yoğunlaştırıldığı bir döneme denk geliyor. Tabii burada asıl belirleyici husus, Türkiye’nin stratejik menfaatinin ne olduğudur. Türkiye’nin, enerji arz bağımlılığıhı azaltma arzusu bakidir ama sırf Brüksel ya da Washington istedi diye kuzeyindeki büyük komşusu Rusya’yı bir kenara itmesi de düşünülemez. Bugün Rusya ile 33 milyar dolar olan, 2023’e kadar da 100 milyar dolar olması beklenen bir ticaret hacmi söz konusu. Daha müteahhitlik hizmetlerini, 3 milyon Rus turisti ve diğer zengin içerikli boyutları konuşmadık bile. DLP politika ve güvenlikte de bizim açımızdan çok önemli bir ülke. Ama çok dikkatli de olmak lazım. Bir bütün olarak bakarsak bence doğalgaz konusunda Türkiye’nin önünde eşine az rastlanır bir fırsat var. Aynı zamanda hem Rusya, hem Avrupa hem ABD hem de bölgemizdeki diğer doğalgaz üreticileriyle çalışmak, yatırımcıları, büyük bölgesel ve uluslararası enerji şirketleriyle “kazan-kazan” ortaklıklar kurmak, siyasi ve ticari riskleri ustaca yönetmek, gerekli finansmanı sağlamada yaratıcı formüller geliştirmek gerekiyor. Bu çok zorlu bir iş. Dantel gibi işlenmesi gereken bir enerji yönetimine ihtiyaç var.
Serhat Gürleyen Türkiye’nin orta vadede enerji arzını yaratırken yenilenebilir enerjinin payını artırması mümkün mü? 
Mehmet Öğütçü Hedef bu. Yerel kaynaklarını enerji dengesindeki payının arttırılmasına çalışılıyor. Hedef, elektrik üretiminde temiz enerjinin payının yüzde 30’a çıkartılması. Mevcut düşük petrol fiyatı ortamı ne yazık ki bu çabaya pek yardımcı olmayacak gibi. Zira yenilenebilir alanda yatırım yapmanın cazibesini azaltıyor. Dünyada da böyle. Bu işi rüzgarda sadece Almanya becerdi. Böylesine büyük ihracat geliri olan, rahatlıkla sübvanse edebilecek gücü olan bir ekonomi. Ayrıca rekabet gücü sadece enerji girdisine bağlı değil. Ne İngilizler ne Fransızlar ne de Güneydoğu Avrupa ülkeleri bu konuda başarılı olabildi. Avrupa Birliği biliyorsunuz masa başında çok cicili bicili hedefler koyuyor ama uygulamada gerçekten hayli uzakta kalıyorlar. 2020’ye kadar enerji hedefi 20-20-20’ydi. Enerji verimliliğini yüzde 20 artıracak, yenilenebilirin payı yüzde 20 olacak ve CO2 emisyonları yüzde 20 düşecekti. Bunların tutturulmasa zor görünüyor. Almanya’nın dışında Çin’de de yenilenebilir enerjiye büyük ağırlık veriliyor. Muazzam bir yatırım var. Bu alana dünyada en fazla yatırım yapan ülke Çin. 
~
Petrole gitmeyen ve ortada kalan yatırımların bir kısmı ister istemez yenilenebilir enerjiye kayacak. Şu anda maliyeti yüksek de olsa, sübvanse ediliyor da olsa. Geleceğimiz, temiz ve akıllı enerji. Bundan kuşku duymuyorum. İşin bir de çevre boyutu da var. Gelecek nesillere bırakacağımız gezegenimizin ekolojik dengesini koruma hedefi de her zaman kafamızın içinde olmalı. Çevre lobisinden şikayet çok gündeme geliyor. “Ne desek çevreciler karşı çıkıyor, peki bu ülke ihtiyacı olan enerjiyi nasıl üretecek o zaman?” diyorlar. Bu doğa sadece bizim için değil. Gelecek kuşaklar için de var. Sonuçta her enerji kaynağı mutlaka değişen şiddette doğaya tahribat veriyor ama önemli olan bunu asgaride tutmak. Dünyada yükselen bir “enerji demokrasisi” hareketi var. Enerji, menfaatler, ihtiyaçlar, insanlar, gezegenimizin geleceği ve mevcut doğa arasında doğru dengeyi kurmayı hedefleyen bir hareket. Her şeyi yapabileceklerini düşünen komünist parti politbüro üyeleri bile Çin’de bu kavrama boyun eşmeye başladılar. Gideni geri getirmek 10 yıllar alıyor. Elimizdekine sahip çıkalım. Gerekirse ithalat faturası artsın. Bakın Japonya’ya, Kore’ye. 
Serhat Gürleyen Şimdi Merkez Bankası’ndan Soner Bey’e tekrar dönelim. Türkiye ve enerji ekseninde yorumlarınız neler? 
Coşkun Kılıç Ben de söz Soner Bey’e gelmişken ona bir şey sormak istiyorum. Türkiye’yi de bir şirket gibi düşündüğümüzde, Türkiye’nin bilançosunun içinde enerji maliyetlerinin ağırlığı nedir? Mesela enerji fiyatlarının ucuzluyor olmasının getireceği rahatlamanın rakamsal boyutu nedir? Geleceğe dönük öngörünüz nedir? 
Yusuf Soner Başkaya Bir perspektif vermesi açısından, petrol fiyatlarının ortalama 100 dolar olduğu dönemin rakamlarını kullanarak bakacak olursak, enerji ithalatımız yaklaşık 50 milyar dolar civarında. Milli gelirimiz ise 800 milyar doların bir miktar üzerinde. Yani Türkiye’nin enerji ithalatının milli gelire oranı yüzde 6’nın biraz üzerinde, hatırı sayılır bir orandan söz ediyoruz. Şimdiki fiyatlara göre bakınca bu oran yüzde 4’lere doğru iniyor. 10 dolarlık bir petrol fiyatı düşüşünün Türkiye’nin cari açığına etkisi, yaklaşık 0,5 yüzdelik puan düzeyinde. Dolayısıyla 100 dolarlardan 60 dolarlara kalıcı bir düşüş olduğunda, doğrusal bir yaklaşımla, cari denge de 2 yüzdelik puan bir iyileşme beklenebilir. Ama bunların hepsini tasarruf edersek ve düşüş kalıcı olursa... Tabii bu genel denge etkilerini kısmen göz ardı eden bir yaklaşım. Çünkü örneğin bu esnada ülkenin risk primi iyileşir ve bu da iktisadi faaliyette bir canlanmayı beraberinde getirirse, petrol fiyatlarının dış dengeye olan olumlu etkisi bir miktar daha az olabilir. Fakat dış denge açısından şunu da belirtmekte fayda var. Türkiye’de enerji piyasasındaki fiyatlama mekanizması ve maktu vergiler uluslararası ham petrol fiyatlarının tüketici fiyatlarına ve hane halkı harcanabilir gelirlerine etkisini sınırlayabilir. Dolayısıyla fiyatlardaki düşüşün hane halkının ekstra harcamalarını beraberinde getirmesi ve hane halkı tasarrufu açısından bir risk oluşturması beklenmeyebilir. 
Serhat Gürleyen Peki bu düşüşün enflasyon tahminlerine etkisi konusunda nasıl bir hesaplamanız var? 
Yusuf Soner Başkaya Petrol fiyatlarındaki yaklaşık 10 dolarlık bir düşüş, enflasyonda yaklaşık 0,5 yüzdelik puanlık bir düşüşe yol açıyor. Fakat bu hemen gerçekleşen bir iyileşme değil, yaklaşık 2 yıllık bir süreye yayılan bir iyileşme. Çünkü fiyatlama davranışlarında gecikmeler var. 
Barbaros İneci Yüzde 75’lik ilk etki ne kadar örneğin? 
Yusuf Soner Başkaya Enflasyon üzerindeki bu etkinin yaklaşık yüzde 40'ı ilk 6 ayda gerçekleşiyor. Etkinin yüzde 75'i ise yaklaşık 12 aylık bir süre zarfında gerçekleşiyor. 
~
Coşkun Kılıç Merkez Bankası’nın bugün uyguladığı politika, örneğin kamudaki enerji satın almalarının TCMB üzerinden kote edilmesi, acaba kur dengesi ve fiyat istikrarı için mi alınmış bir tedbir? Bunun gibi alınmış başka tedbirler var mı? Yoksa anlık bir refleks mi? 
Yusuf Soner Başkaya Genel olarak 2009- 2010 yıllarında bu yana çokça konuşulan konular arasında, merkez bankacılığının yeni normalde nasıl yapılacağının da yer aldığını görüyoruz. Kriz sonrasında fiyat istikrarının ötesinde finansal piyasalardaki istikrarın gözetilmesi de merkez bankalarının amaçları arasında yer almaya başladı. Merkez bankalarının politikalarını bu çerçeveden de değerlendirmek gerekir. Bu uygulamayı da, finansal piyasalardaki istikrarın sağlanması ve oynaklığın azaltılması anlamında değerlendirebilirsiniz.
Coşkun Kılıç Her ne kadar akaryakıt fiyatı aşağı doğru gitse de bunu finanse edeceğimiz kısım, yani gelir, ihracat kompozisyonumuz, eğer Euro bağımlıysa, bu durumda aslında Euro/dolar paritesi nedeniyle de elde ettiğiniz ihracat geliri her daim azalıyor. Bir de oradan darbe yemiş oluyoruz. Böyle bakılınca, enerji fiyatları evet düşüyor ama Türkiye’nin ihracat kompozisyonu cari ödemeler dengesine baktığımızda bunu destekliyor mu cevaplamamız gereken bir husus da budur. 
Yusuf Soner Başkaya Yapılan analizler Türkiye’nin Euro bölgesine yaptığı ihracatın fiyat esnekliğinin düşük olduğunu gösteriyor. Ayrıca ihracatımız açısından Türkiye’de şöyle olumlu bir durum var: Türkiye’de oldukça dinamik ve esnek bir ihracat sektörüne sahibiz. Paritelerdeki hareketlerde bile ihracatçımız pazarlarında değişim yapma esnekliğini gösterebiliyorlar. Bu da Türkiye ekonomisinin dışsal şoklara karşı duyarlılığını azaltan ve dayanıklılığını artıran bir durum. 
Serhat Gürleyen Euro/dolar paritesinin dışında, malların fiyatları arz-taleple de belirleniyor. Petrolün fiyatı dolar bazında ölçülmesine rağmen, dolar çok değer kazandığında fiyat düşebiliyor. Aynı durum Euro için de geçerli. Örneğin havacılıkta THY uçak alıyor. Euro çok değer kazanırsa, Airbus rekabetçi olmak için Boeing’e göre fiyat kırmak durumunda kalabilir. Bu tarz dinamikler de etkili. Barbaros İneci Ben burada söze girmek istiyorum. Toplam ihracatımızın milli gelire oranı diye bakarsak, orada bir yükseliş var mı? Diyelim ki, Avrupa pazarında bir sorun var. İhracatçımız hemen Ortadoğu veya Kuzey Afrika’ya yöneliyor. Toplamda kompozisyon değişiyor ama milli gelire oranda belirgin bir artış olmadığını düşünüyorum. Bence marjinal artışlar var.
Yusuf Soner Başkaya 1990’ların sonundan itibaren baktığımızda Türkiye’nin mal ve hizmet ihracatında önemli bir artış var. Hatta mal ihracatı olarak baktığımızda, bu artış daha da fazla. Bu yükselişte son yıllarda bir yavaşlama olabilir. Ama şunu da kesinlikle göz ardı etmemek gerekiyor. Dünya ekonomisi küresel kriz sonrası dönemde, benzeri daha önce pek görülmemiş bir durgunlukla karşı karşıya. Bu durum Türkiye’nin ihracatını ister istemez etkiliyor. 
Serhat Gürleyen Tabii bu baktığınız noktaya göre de değişir ama aslğnda şu doğru: Küreselleşme sayesinde, mal ve hizmetlerin hızlı hareket etmesi nedeniyle ihracat daha hızlı artıyor. Küresel kriz sonrasında uluslararası ticaret artık küresel büyümeye göre daha düşük hızda arttığı için bu artış da azaldı. kısmen alınan dış ticaret önlemlerinin de etkisi var.
~
Barbaros İneci Ama herhalde ihracatın payı yüzde 20 ise diğerleri yüzde 80. Tabii ki ihracatın da etkisi olacaktır. Onun iç dinamik etkisini sorgulamak lazım. Ne kadar revize olabilir? Dediğimiz bu güven meselesi veya dışarıdaki risk algılaması önemli. Örneğin son zamanlarda bizim risk primimizde bir yükseliş var. Oysa cari açığımızı azaltacak gelişmeler oldu. Peki neden risk primi yükseldi? Çünkü dışarıdaki hava iyi değil. Bu gelişme konuşmamım başında yaptığım tespitleri doğruluyor. Sadece içerideki dinamikleri düşündüğünüz zaman, dışarıdan etkilenen unsurlar var. Risk priminin yükselmesi gibi, tüketici güvenin zayıflaması gibi, piyasalarda artan volatilite gibi, dış piyasalara dönük artan belirsizlik gibi… Örneğin son zamanlarda işsizlikteki bir artış var. Bu durum tüketici güvenini kısa vadede olumsuz etkileyecektir. Kısa vadede bunun negatif etkisi olabilir. 
Serhat Gürleyen Büyüme kısmına hiç değinmedik. Petrol fiyatlarğndaki düşüşün büyüme üzerine etkisi nasğl olacak? 
Yusuf Soner Başkaya Fiyatlardaki yüzde 10’luk bir düşüşün önümüzdeki 3 yıllık dönemde Türkiye’nin büyümesini kümülatif olarak 0,5 yüzdelik puan artırması beklenebilir. Bu etkide her ne kadar ABD’deki kadar olmasa da hane halkı harcanabilir gelirinin artması, üretim ve yatırım maliyetlerinin azalması ve petrol fiyatlarındaki düşüşle birlikte Türkiye’ye yönelik risk algısının ve beklentilerin iyileşmesinden bahsedilebilir. 
Mehmet Öğütçü Ben başka bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Enerjiden konuşurken çok çeşitli oyuncular, paydaşlar olduğunu göz ardı etmeyelim. Bunların hepsi çok farklı açılardan etkileniyor. Enerjiyi tüketenler var, üretenler var. Yüksek fiyat üreticinin işine geliyor, ama tüketiciler düşük fiyat ve sübvansiyon istiyorlar. Enerjinin finansmanını yapanlar, yatırımını üstlenenler var. Tüccarlar var vergi yükünün azaltılması isteyen. Enerji verimliliğiyle uğraşanlar var. Enerji piyasasının düzenleyicisi var. Mahkemeler var. Bir sonraki seçimi de kazanmak isteyen siyasi otorite var. Yani enerji masasının etrafında onlarca farklı paydaş var. Her biri de farklı menfaat penceresinden bakıyor. O yüzden kimin açısından baktığınız çok önemli. 
Serhat Gürleyen Bu nedenle herkesin yaptığı yorumlar da farklılaşıyor. 
Barbaros İneci Para politikası açısından petrol fiyatlarının düşmesi, faizlerin düşmesini gerektiren bir durum mu? Para politikası bu durumda nasıl bir seyir izler? Bu konu da önemli.
Yusuf Soner Başkaya Sorunuza Merkez Bankası’nda çalışan bir iktisatçı olduğumu ve politika kararı alıcı pozisyonunda olmadığımı ifade ederek, Para Politikası Kurulu’nun son kararındaki iletişime atıfta bulunarak cevap vermek istiyorum. “Başta petrol olmak üzere düşen emtia fiyatlarının önümüzdeki yıl için enflasyonda öngörülen düşüş sürecini destekleyeceği değerlendirilmektedir. Bu çerçevede Kurul, mevcut para politikası duruşu altında enflasyonun 2015 yılında enflasyon raporunda belirtilen görünümle uyumlu bir düşüş sergileyeceğini öngörmektedir. Enflasyon beklentileri, fiyatlama davranışları ve enflasyonu etkileyen diğer unsurlar yakından izlenecek ve enflasyon görünümünde belirgin bir iyileşme sağlanana kadar getiri eğrisini yataya yakın tutmak suretiyle para politikasındaki sıkı duruş sürdürülecektir.”
Serhat Gürleyen Teşekkürler. Son turumuzda konuşmacılarımızın eklemek istedikleri başlıkları kısaca alabiliriz.
Coşkun Kılıç Türk Hava Yolları 2015’ten 2021’e kadar Türkiye’nin en büyük yatırımcısı. Bu yatırımları da sabitlenmiş durumda. Bu kadar belirsiz ve dalgalı bir dönemde böyle. Türkiye büyümesini nereden finanse edecek diye konuştuk. Nereden finanse etmesi gerekir ve MB’nin buradaki rolü nedir diye bakarsak, Türk Hava Yolları büyümesini kendi operasyonuyla finanse etmeye çalışıyor. O da yurtdışına yaptığımız ihracattır. Türkiye’nin kendi manzarası da bundan çok farklı değil. Bugüne kadar Türkiye’de iç talep kaynaklı bir büyüme gördük. İnşaat sektörü çok lider konumdaydı. Başat unsur olarak götürüyordu ama artık o kadar da değil. Çünkü bunun da uzun vadeli olarak finansmanı gerekiyor. Eğer siz bunu iç tasarruflarla finanse edemiyorsanız, dış kaynaklarla finanse etmelisiniz. ABD Merkez Bankası olsanız, emisyon yapabilme yeteneğiniz olur, piyasadan tahvil alırsınız. Çünkü dünyada enerjiyi öyle fiyatlayacak siyasi, askeri ve ekonomik gücünüz vardır. Onun üzerine de istihdamı artıracak tedbirler koyabilirsiniz. Türkiye’de ise önce finansmanı garanti altına almak gerekiyor. Bu da bir istikrar gerektiriyor. Eğer iç talep o kadar yeterli değilse, eğer uzun cadeli bir finansmanı yatırımcının önüne seremiyorsa Türkiye'nin elinde ne var?
~
Euro/dolar paritesini konuşuyoruz. ihracat kompozisyonumuza bakalım, Euro bağımlısıyız. Ne kadar esnek olursa olsun, ne kadar farklı pazarlara yönelirsek yönelelim, sonuçta ya Avrupa’ya satacaksınız ya enerji üreten bölgeye satacaksınız. Buradaki tek avantajımız, aslında dış kaynaklı finansman yeteneğimiz. Avrupa Merkez Bankası’nın yapacağı Euro bölgesindeki tahvil alımları ve oradaki parasal genişlemeyle birlikte Türkiye ihracatçısına düşecek pay. Özetle, Merkez Bankası bahsettiğim vizibiliteyi bize verdiği müddetçe önümüzü görebiliriz. Ben tekrar Türk Hava Yolları ve Türkiye odaklı şunu vurgulamak isterim: Bugün enerji üreten bölgelere, bütçe dengeleri itibarıyla bakıldığında Suudi Arabistan bile enerji bağımlı. Çünkü elektriğini ve suyunu petrolle üretiyor. Enteresan bir şey. Bunların her birine baktığımızda 97 dolarlık başa baş maliyeti varsa, burada ihracata dayalı olarak ya stoktan yiyecek ya da bunu bir şekilde finanse edecek. O zaman iç talebini (ithalatını) kısacak, o zaman da biz ihracattan belli bir vadede vurgun yiyeceğiz demektir. Ekonomik istikrar, merkez bankası politikasının şeffaflığını ve cari açığın uzun vadeli finansmanı, bu anlamda bizim gibi yatırım yapan şirketler ya da Türkiye’nin ihracatını destekleyecek şirketler için kritik faktörler. 
Mehmet Öğütçü Son söz olarak ben şunu söylemek istiyorum: Türkiye’de artık enerji politikalarının hükümetten hükümete değişmeyen, siyaset üstü ortak bir stratejiye dönüşmesi gerekiyor. Çünkü bunun iktidarı, muhalefeti yok. Hepimiz aynı gemideyiz. Ve enerji bir iktidar döneminin ötesinde uzun zaman, istikrar gerektiren bir sektör. Ayrıca, çevre, vergi, rekabet, finansman, dış politika, güvenlik, ticaret, yatırım boyutlarını dikkate alan entegre bir enerji yönetimi gerektiriyor. İnsan sermayesinin yetiştirilmesi de kritik önemi haiz. Enerjinin yatırım maliyeti özellikle bizim gibi enerji yoksulu bir ülke için çok yüksek. Yerli bankaların ve yerli finansörlerin de bunu tek başlarına karşılama imkanı yok. Uluslararası fonların, yatırımcıların cezbedilmesi elzem. Bugün ile 2035 arasında, olağan senaryo gereğince mevcut kapasitelerin yenilenmesi, artan talebe uygun yatırım yapılması için dünyada 2035’e kadar yaklaşık 48 trilyon dolar gerekiyor. Bu rakam Türkiye için önümüzdeki 10 yılda 120 milyar dolar. Yani yılda 12 milyar dolar. Çözüm olarak The Bosphorus Energy Club’ta ortaya attığımız öneri, 25 milyar dolarlık bir enerji fonu yaratılması. Devletin mütevazı ölçüde bir çekirdek fon katkısıyla ateşleyeceği, uluslararası fonların katılmasıyla büyütülecek, hatta sınır ötesi projelerde de kullanılabilecek, yönetimi şeffaf, profesyonel bir fon. Mevcut enerji tesislerinin yarattığı nakit akımı ve karlılığı da bu fona yansıtılabilir. Projelere IFC ve EBRD gibi yüzde 15-25 hisseyle katılır, yatırım ayakta durur hale gelince hissesini satıp çıkar. Çekirdek fonunu başka projeye aktarır.
Serhat Gürleyen Aslında Türkiye’deki bankacılık sektörünü bu anlamda azımsayamayız. Altyapı projelerinde ve yap-işletdevret’lerde finansmanın büyük kısmını Türk bankaları sağlıyor. Hatta yabancı bir kurum alsa bile o yabancı kurum, Türk bankasından daha ucuza kredi alıp işi yapabiliyor. Ama tabii 120 milyar dolar çok büyük rakam. Yani Türkiye’deki bankacılık sektörünün toplam aktifleri milli gelirin biraz üzerinde. Bu bahsettiğiniz 120 milyar dolarlık rakam çok büyük. Bankaların verdiği toplam kredilerin yüzde 20-25’ine tekabül eder. Ama kesinlikle haklısınız. Bir şekilde Türkiye'nin bu enerji yatırımlarının riskini daha altında fiyatlanmasını sağlayacak bir mekanizma kurmak lazım.
~
Yusuf Soner Başkaya Son söz olarak ben şu hususları tekrar ifade etmek isterim: Enerji fiyatlarındaki hareketler gerçekten son dönemin en çarpıcı gelişmelerinden biri. Örneğin Haziran ayında hiç kimse petrol fiyatlarının mevcut seviyelerinden bahsetmiyordu. Hatta 27 Kasım’daki OPEC toplantısından önce bile kimse şu anki seviyeleri dile getirmiyordu. O yüzden çok dinamik bir piyasadan bahsediyoruz. Petrol fiyatlarında gözlenen bu düşüş küresel iktisadi faaliyet bakımından olumlu bir gelişme. Hem enflasyon hem dış dengelenme hem de iktisadi faaliyet açısından değerlendirdiğimizde de Türkiye ekonomisinin bu durumdan en fazla faydalanacak ülkeler arasında olduğunu söylemek mümkün. 
Barbaros İneci Ben de genel olarak enerji fiyatlarının düşmesini pozitif olarak değerlendiriyor ve büyük bir fırsat olarak görüyorum. Ancak tabii ki bizim yine de tasarruf eğilimini yükseltmemiz lazğm. Bu da ne demek? Daha karlı şirketler, daha dengeli bir kamu bütçesi ve hane halkının da daha fazla tasarruf etmesidir. Bunun dışında ayrıca dışarıda görüyoruz ki dünyada bir durgunluk riski, bir büyümeme sorunu var. Yüksek borçluluk büyük ekonomilerin büyümelerini frenliyor. Her gün deflasyon riski konuşulur hale geldi. Bu sorunu aşmak için 2008’den bu yana uygulanan yöntemler de zayıf. Yüksek borçluluğun yarattığı sorunlar daha fazla borçlanma teşvik edilerek çözülmeye çalışılıyor. Çare merkez bankalarında aranıyor. Oysa bu gerçek çözüm değil ve bir faturası olacak. Bunun da getirdiği bir belirsizlik var. Büyük ekonomiler bu borç sorununu gerçekten aşabilecekler mi? Aşamazlarsa bunun finansal piyasalara etkisi ne olacak? Bu noktalar da kafalarda soru işaretleri hala var. Özellikle 2015 ve 2016 yıllarında tüm bu belirsizlik de varlığını sürdürecek. Buna da dikkat etmek lazım. Çünkü bunlar hem sermaye akımları bakımından hem pazarlardaki büyüme açısında bizim için çok önemli olacak. Bu nedenle 2015 ve 2016 yılları dikkatli davranmamızı gerektiren yıllar olmaya devam edecek diye düşünüyorum.
Coşkun Kılıç Ben de son söz olarak birkaç şey eklemek istiyorum. Türkiye’nin yaş ortalaması 28-30 civarında. Avrupa ile kıyasladığımızda çok genç bir nüfus. Çok ciddi anlamda da eğitimli bir nüfusumuz var. Aslında öyle ya da böyle insan kaynağına yatırım yapıyoruz. Biz Türk Hava Yolları olarak da kendi işe alımlarımızda bunu ciddi olarak gözlemliyoruz. Türkiye’nin elindeki tek kaynak insan kaynağı. İnsan kaynağını verimli kullanabilecek alanlar da Türkiye’nin en büyük potansiyeli. Bu da aslında servis sektörünü işaret ediyor. Biz Türkiye olarak bugüne kadar servis sektörlerine, yani hizmet odaklı sektörlere değil ağır ve core sektörlere odaklandık. İnşaat, çimento, demir çelik gibi... Çünkü büyüme iç talep kaynaklı geliyordu. Ama uzun vadeli büyüme sağlayacak bir yapı servis sektörlerinden gelecek. Mehmet Bey’in biraz önce bahsettiği konu çok kritik. İstikrar. Enerjide özellikle uzun vadeli bir politikada ortak paydaşların bir araya getirildiği, alternatif ve inovatif finansman modellerinin oluşturulduğu bir sistem kurulmalı. Örneğin sadece gelecekteki projelerin finansmanını değil mevcut projelerin finansmanını da içine alarak büyümeyi sürükleyen bir yapı olabilir. Biliyorsunuz THY, birçok global yatırımcının iştahını çekiyor. Hissedarlarımızın yüzde 65’i tüm dünyadan yabancı yatırımcılar. Bu şu demek: Ekonomik, politik ve hukuki anlamda şeffaf, istikrarı olan bir ülke oluşturursak, bu çerçeveyle tüm dünyaya bu yatırım ortamını sunarsak Türkiye cazip bir hale gelecektir. Bizim tasarruf oranlarını kendi kendimize artırabilmemiz mümkün değil. Ama yabancılarda çok ciddi anlamda potansiyel var. İstikrarlı ve şeffaf bir ortam oluşturabilirsek bu yatırım iştahını artıracaktır, yatırımcıyı çekecektir. Yabancı sermayeyi veya yurtdışına servis ihraç edebilecek modelleri destekleyecek, sadece Euro bölgesine bağlı olmayan bir model kurulmalı. Biz bunu Türk Hava Yolları’nın hat açtığı bölgelerde bizzat yaşadık. Afrika’ya ihracatımız çok ciddi anlamda arttı. Çünkü artık direkt bir bağlantı, uçuş var. Brezilya, Amerika ya da Uzakdoğu’da, dokunduğumuz her yerde bir şekilde ihracatın yeşerdiğini görüyoruz. Topyekun bakarsak, akaryakıt fiyatının düşmesine ne gereksiz yere sevinelim, ne de “enerji bağımlıyız, biteceğiz” diye çok karamsar bir tablo içine girip ümitsizliğe kapılalım. Ölçülü olalım. İstikrarı ve şeffaflığı isteyerek ve hesap ederek, olabildiğince uzun vadeli vizibiliteyi koyabilelim ki sağlıklı bir yatırım iklimi oluşabilsin. 
Serhat Gürleyen Tüm katılımcılarımıza çok teşekkür ediyoruz. 

Türkiye ve dünya ekonomisine yön veren gelişmeleri yorulmadan takip edebilmek için her yeni güne haber bültenimiz “Sabah Kahvesi” ile başlamak ister misiniz?


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz