"Türkiye’nin Sorunu Döviz Kurunda"

Dr. Steve Hanke / The Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Dr. Steve Hanke, dünyanın önde gelen ekonomistlerinden... The Johns Hopkins Üniversitesi profesörlerinden. Çok sayıda...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Türkiye’nin Sorunu Döviz Kurunda

Dr. Steve Hanke / The Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü

Dr. Steve Hanke, dünyanın önde gelen ekonomistlerinden... The Johns Hopkins Üniversitesi profesörlerinden. Çok sayıda ülkeye danışmanlık yaptı, krizden çıkmalarına katkıda bulundu. Latin Amerika, Bulgaristan, Litvanya ve Estonya’da  onun başarısı var. Türkiye’yi de yakından izliyor, sorunlarının Arjantin gibi ülkelerle aynı olduğunu söylüyor.

Türkiye’nin en önemli sorununun döviz kurlarında olduğunu belirten Hanke bir öneride bulunuyor: “Türkiye para kurulunu oluşturmayı başaramazsa sorunları devam edecektir.”

Türkiye, önce Kasım 2000, ardından da şubat ayında yaşanan iki  krizle sarsıldı. Kasım ayındaki krizin etkileri tam atlatılmaya çalışılırken şubat ayındaki krizle birlikte kurlar dalgalanmaya bırakıldı, böylece Türk Lirası devalüe de edilmiş oldu. Yükselen faizler, batan bankalar, duran reel ekonomi ve kilitlenen finans sistemi, ekonomiye büyük bir darbe vurdu. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in açıkladığı programla birlikte, sistem kendine gelmeye, moraller düzelmeye başladı. Ancak, hala ülke derin bir krizden geçiyor.

Ekonomik sorunları sadece Türkiye değil, bütün dünya yaşıyor. ABD’den Japonya’ya, çok sayıda ülke düşen borsa ve durgunlaşan ekonomi nedeniyle sıkıntılı bir süreçten geçiyor. Herkes bir yandan Türkiye’nin, diğer yandan da global yaşamın bir parçası olark ABD başta olmak üzere Batı ekonomilerinin ne zaman düze çıkacağını merak ediyor.

Biz bu sorunun yanıtını dünyanın önde gelen ekonomistlerinden biri olan Dr. Steve Hanke’ye sorduk. The Johns Hopkins Üniversitesi’nde Uygulamalı Ekonomi profesörü olan Hanke, aynı zamanda Forbes dergisinde yazıyor, hükümetlere para reformu, özelleştirme ve sermaye piyasalarının geliştirilmesi konularında danışmanlık yapıyor.

Bugüne kadar Latin Amerika ülkeleri, Balkan ülkeleri ve Bağımsız Devletler Topluluğu’nda yer alan Litvanya ve Estonya gibi ülkelerde ekonomilerin yeniden yapılandırılması çalışmalarında önemli katkılarda bulunan Dr. Hanke, Türkiye’nin son krizden kurtulması için kendi ekonomik programını yaratması gerektiğini söylüyor.

Türkiye’de yaşanan son ekonomik krizin, Latin Amerika ülkeleri ile benzer sorunlardan kaynaklandığını belirten Dr. Steve Hanke, “Türkiye’yi bu ülkelerden farklı kılan tek şey, bu sorunların çok daha uzun süredir var olması ve daha derin köklere sahip olması” diyor. Dr. Hanke’ın, Capital’in diğer sorularına verdiği yanıtlar şöyle oldu:

Öncelikle Latin Amerika ülkelerinden başlamak istiyorum; Latin Amerika ülkelerindeki en büyük sorunlar ve bu sorunların kaynakları nelerdi?

Latin ekonomilerinin tümünü bir araya koyarak değerlendirmek aslında çok da kolay değil. Her şeyden önce bu ülkeler birbirinden çok farklı ve hepsinin de kendilerine özgü karakteristik özellikleri var. Ancak, pek çok Latin ülkesinin, ekonomik dengesizliğe, rekabetin engellenmesine ve genel olarak ekonomik gelişmenin sekteye uğramasına neden olan ortak karakteristik özellikleri de bulunuyor.

Latin ülkelerinin çoğundaki yasal sistemler ve hükümet sistemleri son derece zayıf. Buna ek olarak Latin merkez bankaları da güçsüz ve paraları kararlı değil. Sonuçta Latin ülkeleri resmi olamamakla birlikte yüksek oranda dolarize olmuş durumda. Çünkü, Latinler kendi para birimlerine güvenmiyorlar.

Peki bu ülkelere dolar akışı nasıl sağlanıyor?

Latin Amerika ülkelerinin vatandaşları, nakit paralarının çoğunu dolar olarak saklıyorlar. Bu dolar akışı Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Latin Amerikalıların artan sayıdaki havaleleri ile sağlanıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nden Latin Amerika’ya havale edilen dolar miktarı yıllık 15 milyar dolara ulaştı.
 
Bununla birlikte, Latin Amerika bankalarının yerel ve off-shore mevduatlarının göreceli olarak büyük bir bölümü de dolar biriminde. Bunun da ötesinde, Latin Amerika şirketlerinin çoğu düşük maliyetli sermaye arayışlarında ya hisselerini New York’da halka açıyorlar ya da dolaylı olarak American Depositary Receipts (ADRs)’da. Örneğin borsadaki Meksika şirketlerinin sermayeleştirilmiş değerlerinin toplamının yüzde  68’i New York’ta dolar olarak bulunurken, sadece yüzde 32’si Mexico City’de pezo olarak değerlendiriliyor.

Türkiye’den bahsedecek olursak, sizce Türk ekonomisinin temel sorunları ve bu sorunların kaynağı nedir?

Türkiye de Latin Amerika ülkeleri ile benzer sorunlar yaşıyor. Türkiye’yi bu ülkelerden farklı kılan tek şey, bu sorunların çok daha uzun süredir var olması ve daha derin köklere sahip olması.

Türkiye ve dünya para piyasalarının son durumunu değerlendirebilir misiniz? Para piyasalarında yaşanan bu sorunların anlamı nedir?

90’lı yıllar sermaye ve finans piyasalarının liberalizasyonu ile tanımlanmaktadır. Bu da sabitleştirilmiş döviz kurlarına sahip olan ülkelerin sorunlarının derinleşmesine neden oldu. Gerçekten de sabitleştirilmiş döviz kurları ve liberalize edilmiş sermaye akışı, Avrupa Çapraz Kur Mekanizması (European Exchange Rate Mechanism) (1992 and 1993), CFA Frank’ı (1994), Türk Lirası (1994). Meksika Pezosu (1994-95), Tayland Bahtı ve diğer Asya ülkeleri para birimleri (1997-98), Rus Rublesi (1998), Brezilya Reali (1999) ve tekrar Türk Lirası’nda (2000-2001) volkanik patlamalara neden oldu.

Üç farklı döviz kuru rejimi vardır: dalgalı, ayarlanmış ve sabit kurlar. Her birinin farklı özellikleri vardır ve bu farklı özellikler farklı sonuçlar yaratırlar. Dalgalı kurda bir para otoritesi para politikası oluşturabilir ama bu otoritenin bir döviz kuru politikası yoktur. Burada döviz kuru otomatik pilota bağlıdır. Sonuçta, parasal taban para otoritesi tarafından dayatılan baskın bir bileşke içerir.

Para kurulu tarafından belirlenecek olan bir döviz kuru ya da “dolarizasyon” söz konusu olduğunda, bir para otoritesi döviz kurunu belirler. Ancak, herhangi bir para politikasına sahip değildir. Para politikası otomatik pilota bağlıdır. Sonuçta, ayarlanmış kur rejiminde para merkezi ödemeler dengesi tarafından dayatılmış dış kaynaklı bir bileşke içerir. Bir başka deyişle bir ülkenin resmi net dış rezervleri arttığında parasal tabanı da artar.

Bu durum tersi için de geçerlidir. Bu iki döviz kuru mekanizması ile döviz kuru ve para politikaları arasında uyuşmazlık yaşanmaz ve ödemeler dengesi krizi ortaya çıkamaz. Ancak, dalgalı ve ayarlanmış kur rejimlerinde piyasa güçleri finansal akışı otomatik olarak tekrar dengeler ve ödemeler dengesi krizinin önüne geçer.

Ancak dalgalı kur politikası genelde olumlu sonuçlar vermiyor değil mi?

Dalgalı kurların, ayarlanmış kurlardan farklı olarak, gelişmekte olan ülkelerde iyi sonuçlar vermediğini vurgulamam gerekiyor. Çünkü, bu ülkelerde genellikle güçlü bir yasal sistem bulunmaz, para otoriteleri zayıftır ve paralarının tarihçesi dengeli değildir. Sonuç olarak gelişmekte olan ülkelerde para otoriteleri parasal tabandaki büyümeyi kontrol eden kuralları empoze etmekte büyük zorluklar çekerler.

Doğal olarak, gelişmekte olan ülkelerdeki para birimleri durgun denizde ender olarak dalgalanırlar. Gelişmekte olan ülkelerin enflasyonu kontrol edememelerinin ve dalgalı kurlar ile ekonomik büyüme yakalayamamalarının nedeni de budur. Çok doğaldır ki bu nedenle dalgalı kurlar gelişmekte olan ülkelerde uzun dönemli stratejiler olarak başarıya ulaşamamışlardır.

Dünya borsalarındaki beklentiler nelerdir? Hangi şirketler değer kazanacak?

Dünya ekonomisinin yüzde 75’ini oluşturan ABD, Avrupa ve Japonya’daki ekonomik büyüme yavaşlamaya ve borsalar da aşağı doğru bir baskı altında olmaya devam edecekler. Borsaların karşılaşmakta olduğu sorunlar ABD’de inceleniyor.

Hisse senedi fiyatları iki etken sonucunda belirlenir; tahmin edilen kurumsal kazançlar ve bu kazançlara ortak olmaya istekli yatırımcıların sayısı. Kazanç beklentileri çok ciddi oranlarda gerilemiş durumda. 2001 yılında S&P 500 şirketlerinin kazançlarındaki büyüme için yapılan tahminler, 2000 yılı Aralık ayında yüzde 9.2 iken, şu anda yüzde –0.5’e geriledi. Bunun yanında fiyat-kazanç oranı da, hisse senedi fiyatlarının gerilemesi ile birlikte 24’ten 20’ye düştü.

Zayıf ekonomik hareketlilik ve artan değişkenliğin sürmesi halinde, hem kazanç tahminlerinde gerileme hem de daha düşük fiyat-kazanç çarpanlarının oluşmasını bekliyorum. Bu durumun anlamı da daha düşük hisse senedi fiyatları olacaktır.

Bu konuda verebileceğiniz ilginç örnekler var mı?

Biraz farklı bir örnek olacak ama Çin’de bir şirket A ve B hisseleri çıkarabiliyor. 26 Şubat’a kadar hisseler farklı kurallarla satılıyor. A hisselerinde yuan baskındı ve sadece Çinliler bu hisseye yatırım yapabiliyorlardı. B hisseleri ise yabancı yatırımcılar için saklanıyor ve farklı para birimleri ile işlem görebiliyordu.

26 Şubat’ta kurallar değiştirildi. Çinliler şimdi B hisselerini satın alabiliyordu. Dolayısıyla eğer Amerikan ya da Hong Kong Doları sahibi bir Çinliyseniz hesap açıp B hisselerinin alım satımını yapabiliyordunuz. B hisselerinin A hisselerine göre yüzde 75 indirimle işlem görmesi sonucunda Çinlilier bu durumun gerçek bir arbitraj fırsatı olduğunun farkına vardılar. Kelimenin tam anlamıyla panik içinde banka şubelerine koşarak B hisseleri alım satımı yapabilmek için döviz hesabı açtılar. Doğal olarak, o günden sonra B hisselerinin fiyatları yüzde 88 arttı. Her ne kadar B hisselerinin A hisseleri ile fiyat farkı yüzde 75’ten yüzde 52’ye gerilediyse de, B hisselerine olan talep A ve B hisselerinin fiyatları kanunla eşitlenene kadar devam edecek gibi görünüyor.

Bağımsız Devletler Topluluğu, Latin Amerika ve Balkan ülkelerinde katkıda bulunduğunuz ekonomik reformlar sonrasında bu ülkelerle ilgili gözlemleriniz ne oldu? Türk ekonomisi de benzer önlemlerle düzlüğe çıkabilir mi?

Özellikle danışmanlık yaptığım üç ülke üzerinde durmak istiyorum; Bulgaristan, Estonya ve Litvanya. Çünkü, bu ülkeler, tıpkı Türkiye gibi, Avrupa Birliği’ne girme konusunda çok istekliydiler. Bulgaristan 1 Temmuz 1997 yılında bir para kurulu oluşturdu. Para kurulu ile 1000 leva 1 Alman Markı’na eşitlendi ve levanın yüzde 100 Alman Markı rezervi olarak tutulmasını istediler. Para kurulundan önce hiper enflasyon ülkedeki bankacılık sistemini ve ekonomiyi çökertmişti.

Politik durum da son derece dengesizdi. Para kurulu tarafından dayatılan güçlü bütçe kısıtlaması politikacıları Bulgaristan’ın mali meselelerini kontrol etmeye zorladı. 2001 için tahmin edilen bütçe açığı gayrı safi milli hasılanın yüzde 1.5’i olarak belirlendi.

İç borç da 1997 yılında gayri safi milli hasılanın yüzde 110’u iken, bu yıl yüzde 5’i olması bekleniyor. Para kurulundan önce para piyasalarında faiz oranları yüzde 120 iken bugün yüzde 3. Bulgaristan’ın dış kaynaklı rezervleri 1996 yılı sonunda 793 milyon dolarken, 2001 yılı sonunda 3.6 milyar dolar olması bekleniyor. Son olarak 1996 yılında yüzde 7 gerileyen ekonomik büyüme para kurulunun oluşturulmasından itibaren pozitif bir hal aldı. Bu yıl gayrı safi milli hasılada yüzde 5 büyüme bekleniyor.

Örnek verebileceğiniz başka ülkeler var mı?

Ben Estonya ve Litvanya’ya da para kurulu oluşturma konusunda danışmanlık yaptım ve bu ülkeler 1992 ve 1994 yıllarında para kurullarını oluşturdular. Her iki durumda da, tıpkı Bulgaristan’da olduğu gibi, tüm makroekonomik göstergeler ciddi bir biçimde gelişti. Tüm bu ülkeler para kurullarını oluşturmadan önce Türkiye’den çok daha kötü durumdaydılar. Şu anda ise Avrupa Birliği’ne üyelik yolunda, Türkiye’nin oldukça önünde yer alıyorlar.

Arjantin’den kısaca bahsedeceğim. Arjantin, para kurulunu 1991 yılının nisan ayında oluşturdu. Son 10 yılda yıllık enflasyon oranı yüzde 1076’dan sakin bir deflasyona geriledi. Kişi başına düşen gayri safi milli hasıla yüzde 77 oranında arttı. Brezilya aynı 10 yıl içinde kişi başına düşen gayri safi milli hasılada sadece yüzde 8.2’lik bir büyüme yakalayabildi.

Bugün Arjantin bir krizin içinde. Basın raporlarının aksine, bu kriz bazı Arjantili politikacıların Şubat ayında para kurulu sistemini modifiye etme olasılığı üzerine bir tartışma başlatmaları nedeniyle ortaya çıktı.

Eğer Türkiye, lirayı sabitleştirmek ve ekonomisini Avrupa ekonomisi ile bütünleştirmek istiyorsa, Bulgaristan, Litvanya ve Estonya ekonomilerini izleyerek para kurulunu oluşturmalıdır. Yakın geçmişte Lira/Euro kurunun 1 milyon TL'ye sabitlenmesini ve Lira karşılığında % 100 Euro cinsinden uluslararası rezerv bulundurulmasını önerdim. Bunun sonrasında 2003 yılının ocak ayında lira euro ile değiştirilmeliydi. Türk para kurulu Türk politikacıları mali disiplini sağlamaya yöneltecekti. Bunun sonucunda politikacılar da ekonomiyi modernize edecek reformlar üzerine odaklanmaya zorlanacaklardı.

Japonya’dan sonra ABD ekonomisi de durgunluğa giriyor. Sizce ABD ekonomisindeki sorun nedir?

ABD ekonomisi yavaşlıyor ve 1990’ların sonundaki aşırılıklar ekonomiden çıkmaya başlıyor. ABD kısa dönemli periyodik bir ayarlamadan geçiyor. ABD ekonomisinin yapısı sağlam duruyor. ABD’de sermaye geri dönüşü Avrupa’ya oranla yüzde 2.6 daha fazla ve ABD ekonomisinin yapısının sağlamlığı bu şekilde de destekleniyor.

Wall Street’teki düşüş daha ne kadar sürecek? Wall Street’te yaşanan bu düşüşün kaynağı nedir?

Wall Street’in sorunları kazanımlar ve beklenen kazançlar ile yakından ilgili. Bu nedenle de düşüşün bir yıl daha süreceğini düşünüyorum.

Türkiye’deki son ekonomik krizin ana nedenleri neler sizce?

Türkiye’nin temel sorunu, her zaman için, sabit olmayan döviz kuru olmuştur. Şu anda da bu durum geçerlidir. Bu yeni bir durum değildir. 1950 yılında dolar 2.81 Türk Lirası’ydı ve o dönemden beri de Türk Lirası değer kaybetmeye devam ediyor. Türkiye para kurulunu oluşturmayı başaramazsa sorunları devam edecektir.

 “DEVALÜASYON KAOS YARATIR”

Dünya ekonomisini, özellikle de gelişmekte olan ülke ekonomilerini yakından izliyorsunuz. Devalüasyonların o ülke ve sektörleri üzerinde olumlu etkileri oluyor mu? Türkiye’yi devalüasyonlar açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devalüasyonlar, faiz oranlarını yukarı çekerek ve yatırımları geciktirerek ekonomik hasar ve kaos yaratırlar. Devalüasyonlar aynı zamanda insanların refah seviyesini ve sahip oldukları malların değerini düşürür.

Brezilya 1999 yılında devalüasyon yaptı ve şu anda kişi başına düşen gayri safi milli hasılası, devalüasyon öncesinin yüzde 29 altında. Aynı dönemde, her ne kadar Arjantin kötü bir düşüşte idiyse de, döviz kuru dolara ayarlı kaldı. Sonuç olarak Arjantin’in kişi başına düşen gayri safi milli hasılası dolar bazında sadece yüzde 7.2 geriledi.

Eğer Türkiye, Türklerin refahlarından çalmaya son vermeyi ve Avrupa ile birlik olmayı umuyorsa, bir para kurulu oluşturup bir an önce eurolize olmalıdır. Bunun için gereken tek önkoşul ise politikacıların istekli davranmalarıdır.

“TÜRKİYE SABİT KUR KURBANI”

Türkiye’de uygulanan sabit kur politikası son krizin hazırlayıcısı olmuş olabilir mi?

Ayarlanmış ve sabit kurlar da aynı gibi görünmektedir, ama bu iki kur birbirinden tamamen farklıdır. Son para krizlerinden önce, Asya’nın büyük bölümü, Rusya, Brezilya ve Türkiye’de uygulanan sabit kurlar, döviz kurlarını ve para politikasını yönlendirmesi için bir para otoritesine ihtiyaç duyuyordu. Sabit bir kurda parasal taban, yerel ve dış kaynaklı tüm bileşenleri içinde barındırır. Dalgalı ve ayarlanmış kurlardan farklı olarak sabit kurlar döviz kuru ve para politikaları arasında yaşanan çatışmalarda her zaman aynı sonucu verirler.

Örneğin, sermayenin dışa akışı aşırı bir hal alınca para otoriteleri tabanın dış kaynaklı bileşenindeki azalmayı yerel bileşendeki artışla dengeleme eğilimine girerler. Ödemeler dengesi krizleri para otoritesinin giderek artan bir oranda bu şekilde davranmasıyla birlikte oluşur. Bu durum ortaya çıktığında, para spekülatörlerinin döviz kurları ve para politikaları arasındaki çelişkilere dikkat çekerek bir devalüasyonu dayatmaları anlık bir olaydır. Dolayısıyla Türkiye’deki son kriz buna bir örnektir tabii.

“GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER KENDİ PROGRAMLARINI OLUŞTURMALI”

Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerin istikrarlı bir ekonomiye ve para programına sahip olabilmeleri için yapmaları gereken en temel şeyler nelerdir?

Türkiye’nin de aralarında yer aldığı ülkelerin, başarılı olmak için ekonomik özgürlüklerini elde etmek adına kendi programlarını geliştirmeleri gerekiyor. Ekonomik özgürlüğün genel bileşenleri özel mülkiyet hakkı, sabit politika, sabit fiyat, rekabetçi piyasalar, uluslararası ticarete açıklık ve sınırlı hükümettir.

1997 yılında ABD Kongresi’nin Müşterek Ekonomi Komitesi için bir rapor hazırladım. Bu raporda ekonomik özgürlük ve refah arasındaki ilişkiyi dünyanın pek çok ülkesinden veriler kullanarak inceledim. Ekonomik özgürlüğün derecesi kişi başı gayri safi milli hasılanın ülkeler arası değişiminin yüzde 75’ini açıklıyor. Doğal olarak da ekonomik büyüme ekonomik özgürlükteki değişimlere son derece hassastı. Hatta, ekonomik özgürlük ve kişi başına gayrı safi milli hasıla değişiklikleri arasında bire bir ilişki vardı.

Son 25 yılda ortaya çıkan İngiltere, ABD, Yeni Zelanda, Şili, Arjantin ve Çin gibi büyük ekonomik başarılar liberal ekonomik reformların yerel olarak geliştirilmesi ile başlamıştı. “Yerel” kelimesinin üzerine basarak söylüyorum. Başarılı reformlar Alman ekonomist Wilhelm Ropke’nin fikirlerini izledi.

Zamanının liberallerinin aksine, Ropke tepeden gelen liberal çözümler konusunda son derece şüpheliydi. Hatta IMF gibi dış kaynaklı ekiplerce empoze edilen liberalizasyonun ve modernizasyonun kalıcı olmadığına inanıyordu. Bunun yerine reformların yerinde başlaması gerektiğini savunuyordu. Tarih Ropke’yi onayladı.


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz