"Koç İşe Almayınca İngiltere'ye Gittim"

Akın Öngör’ü tanımayan yoktur. Garanti Bankası’ndaki genel müdürlük döneminde bankasını kökten değiştirdi, sektöre birçok yeniliği getirdi. Liderlik özellikleriyle iş dünyasında kendine özgü bir ye...

17 TEMMUZ, 20150
Paylaş Tweet Paylaş
Koç İşe Almayınca İngiltere'ye Gittim

Akın Öngör’ü tanımayan yoktur. Garanti Bankası’ndaki genel müdürlük döneminde bankasını kökten değiştirdi, sektöre birçok yeniliği getirdi. Liderlik özellikleriyle iş dünyasında kendine özgü bir yer edindi. 2000 yılında, önceden planladığı gibi 55 yaşında koltuğunu bıraktı ve profesyonel iş yaşamına veda etti. Yeni dönemde kendini Manisa’daki üzüm bağına, Liderlik Enstitüsü projesine adadı. Bu arada planladığı gibi bol bol seyahatlere çıktı, denizin keyfini çıkardı. Şimdi sırada Pasifik’i yelkenliyle geçme projesi var. Nisan ayında denize açılıp 3 ay kara görmeden macera dolu bir yolculuğa çıkacak.

Hepsi bu kadar mı? Emeklilik günleri beklediğinden dolu geçiyor. Bir yandan Manisa’daki bağlardan elde ettiği üzümden ürettiği şarapları tüketiciye sunmaya hazırlanıyor. Diğer yandan Capital ve Ekonomist dergilerinin organize ettiği CEO Club’ın başkanlığını yürütüyor. Ve hepsinden önemlisi de anlarını kitaplaştırmaya çalışıyor.

Akın Öngör’ün, “Çok satsın, sansasyon yaratsın diye yazmıyorum. Amacım, gençlere kariyer yolunda yol göstermek” hedefiyle yazdığı kitabı gerçekten de yakın dönemin tarihi niteliğinde olacak. Ayhan Şahenk’ten Erol Aksoy’a çok sayıda iş insanının anılarla yer alacağı kitapta, Akın Öngör, eğitiminden emekliliğine her şeyi okurlarıyla paylaşacak. Ancak, ondan önce Capital okurlarını seçti ve anılarının bir bölümünü bize anlattı…

“KOÇ İŞE ALMAYINCA, İNGİLTERE’YE GİTTİM”

KİTAP HANGİ AŞAMADA?
Kitap daha başlangıç aşamasında. Çok zorlu bir iş. Benim daha önce hiç yapmadığım bir iş. Sadece bankacılık hayatımı kapsamayacak. Ben hayatımı sıfırdan kurmuş birisiyim. Gençlere bunun yapılabileceğini anlatmak istiyorum. Onların da böyle bir umudu olmasını diliyorum. Kitabın ana çizgisini bu düşünce oluşturacak.

Bu kitap, iş hayatının ve bankacılığın gereği olan sırları veya kritik bilgileri ortaya dökmeyecek. Bunlara hiç dokunmayacak. Sansasyonel bir şeyler açıklayıp, hadise yaratacak bir kitap olmayacak.

Nasıl doktorlar bir insanın sağlığı ile ilgili en gizli bilgilere sahipse, bankacılar da pek çok kişisel özel bilgiye sahip oluyor. Bankacılar bu özel bilgileri korumak zorunda.

ANA KAYNAK GÜNLÜKLER
Kitap yazarken özellikle günlüklerimden yararlanacağım. Bunun yanı sıra, birçok yerlerde notlarım var. Onlardan yararlanarak yazıyorum. Onları önce banda okuyorum. Bunları derleyen ve bana yardımcı olmaya çalışan bir arkadaşımız var. Aynı zamanda benimle belirli dönemleri paylaşan kişilerle de konuşmalar yaparak, onlardan da birtakım öyküleri almaya çalışıyorum.

Benim edebiyat konusunda bir iddiam olamaz. Edebi bir eser yazma endişem yok. Ancak, bana göre ilginç bir yaşam hikayem var. Yaşadığım tecrübelerin, zorlukların, problemlerin, karşılaştığım fırsat ve krizlerin iş yaşamının başlarında olan çok sayıda genç insana ve yöneticiye faydalı olabileceğini düşünüyorum. Buradaki hedefim, genç kuşağa, benim yaşadığım tecrübeleri ve edindiğim birikimlerini aktarabilmek. Yaşantımda, onlar için ilginç dersler ve anılar bulunuyor. Kitap yazıp, ticari bir kazanç elde etmek gibi bir amacım da yok.

Ancak, bu çalışmaya yeni başladım. Arkadaşlarım böyle bir kitap yazmam için çok baskı yaptılar. Bende bir müddet tembellik yaptım. Şimdi bu işe giriştim ama bu kitabı tamamlamam en az 2 yıl sürecek.

KENDİ ÖYKÜM DE YER ALACAK
Anne ve babam, tam anlamıyla Atatürk döneminin gençleriydi. Ankara’da memur bir ailenin çocuğuydum. Cumhuriyeti kuran gençlerin devamı… 1930’larda üniversitede okuyan idealist insanlardı.

Annem matematik öğretmeni, babam ise doktordu. Ben Ankara’da Mimar Kemal İlkokulu’nda okudum. Ardından Ankara Koleji’ne devam ettim. Üniversite eğitimimi ise Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde yaptım. Orada işletme okudum ve pazarlamaya yoğunlaştım. Öğrenciliğim sırasında iki işi hiç yapmak istemedim. İlki akademik kariyer yapmaktı, ikincisi ise bankacılıktı.

Öğretim üyesi olmak istemedim, çünkü işletmecilikte ve yöneticilikte uygulamanın daha önemli olduğunu düşündüm. Bankacılık ise bana uzun seneler itici bir meslek olarak geldi. Bu nedenle pazarlama dalına yöneldim. Uzun yıllar sanayi mallarının pazarlamasında çalıştım. İngiltere’de Perkins’de çalıştım. Sonra Türkiye’ye geldim General Electric fabrikalarında elektrik motoru pazarlamasında çalıştım.

İLK İŞ VE İLK DERS
Ben üniversiteden 1967’de mezun oldum ve hemen askere gittim. O zamanlar askerlik yapmadan iş bulmak mümkün değildi. Özel sektörde çok gelişmiş değildi. Ben de devlette çalışmak istemiyordum. Onun üzerine 2 yıl askerlik yaptım. Milli basketbolcu olduğum için askerlik hizmetim sırasında ordu takımlarında oynadım. Askerliğimin bitmesine yakın iş aramaya başladım.

Kendime şöyle bir baktım, “Diğer gençlere kıyasla farkım nedir” diye bir düşündüm. Yabancı dil bilmem ve ODTÜ’de iyi bir işletme eğitimi almış olmam, benim güçlü taraflarımdı. Bu nedenle Türkiye’ye yapılacak yabancı yatırımları öğrenmek istedim. Fakat bahsettiğim 60’yı yıllarda gazetelerde ekonomi sayfası değil, ekonomi sütunu bile yoktu. Bilgiler saklıydı. Nedense Türkiye’ye yapılan yatırımlar gizli tutulurdu. Devlet Planlama Teşkilatı’ndan bunları öğrenmek de çok zordu. Bunun üzerinde ben yabancı temsilciliklere gitmeye karar verdim.

İngiliz ticaret ataşeliğinden bir randevu aldım ve oraya gittim. Onlardan Türkiye’ye yatırım yapmayı planlayan 3-4 büyük şirketin ismini aldım. O şirketlere mektup yazdım. Dedim ki; “Ben ülkemi seviyorum. Ülkemde yaşamak istiyorum. İngilizce dilinde işletme tahsili yaptım. Türkiye’de fabrika kuracağınızı öğrendim. Beni işe alın, eğitin, yetiştirin ve bende ülkeme sizin elemanlarınızdan biri olarak döneyim”.

İNGİLTERE’DEKİ KARİYER
Ben 6 mektup yazdım ve 3 tanesinden cevap geldi. Hemen hepsi, başvurumu çok iyi karşıladı ancak bana “gelin görüşelim” demek yerine “İngiltere’ye bir yolunuz düşerse, gelin görüşebiliriz” diye yazdılar. Çünkü, “gelin görüşelim” derlerse, yol masraflarımı karşılamak zorunda kalacaklardı. Bunun üzerine bende asker iken teğmen maaşımdan biriktirdiğim paralarla İngiltere’ye gitmeye karar verdim. Uçağa param yetmedi ve tren bileti aldım. Tren yolculuğum 3 gün 3 gece sürdü. Başvurduğum şirketlerden randevu aldım.

Lacivert blazer ceketim ile görüşmeye gittim.

Beni görünce çok şaşırdılar. Belki de cüppeli birini bekliyorlardı. O yıllarda Türkiye’nin imajı daha kötüydü. Kendimi, benimle görüşme yapan adamdan daha iyi eğitimli buldum. Biriktirdiğim 97 pound’la İngiltere’de 1,5 ay yaşadım. Sonra Perkins Engines adlı büyük bir dizel motor üreticisi firmada çalışmaya başladım.

Beni beğendiler. Orada 1,5 yıl çalıştım. Turistik vizeyle gitmiştim ve bana çalışma izni alacaklarını söylediler. Ancak izni alamadılar. Ben o sırada şehrin takımında basketbol olmaya başladım. Sonra o takımın kaptanı bile oldum. Ancak bir gün polis geldi ve çalışma iznim olmadığı için İngiltere’den çıkmam gerektiğini söyledi. Şirket bu sırada beni Fransa’ya gönderdi ve ben 1 ay orada çalıştım. Bu 1 ay zarfında şirket bana İngiltere’de çalışma iznini aldı. Orada çok ilginç bir eğitimden geçtim. Üretim hattında yaşlı bir ustabaşının yanına verdiler. Dizel motorun blok denilen gövdesinin daha ilk dökümünden sonraki işlemlerin hepsini bizzat 1 ay boyunca çalışarak öğrendim. Benim önlüğüm beyazdı, onlarınki mavi idi ama bizzat işçi olarak çalıştım. Sonra depo, pazarlama derken tüm birimlerde birer ay geçirdim. Son olarak ise fabrikanın genel müdürünün yanında bir ay geçirdim. Gölgesi gibi arkasında oturdum. Bu süreç benim için çok faydalı oldu.

Fakat sonra Türk Hükümeti ile Perkins Engines anlaşamadı ve o fabrika Türkiye’de kurulmadı. Bana dediler ki “Seni Brezilya’ya veya Paris’e gönderelim” dediler. Ben ise “Affedersiniz, ben Türkiye’de  yaşamak istiyorum” dedim ve atladım geldim.

KOÇ HOLDİNG, BENİ BEĞENMEDİ
Burada iş aramaya başladım. Büyük gruplara başvurdum, beni almadılar. Beğenmediler. Hiç unutmuyorum, Koç Holding ile bir görüşme yapmıştım, personel işlerinden sorumlu Filiz Hanım adında bir doçent ile. Mülakata girdiğimde bana hiç ilgi göstermedi. Ben Amerika’da filan okumuş biri değilim, Ortadoğu Teknik Üniversitesi mezunuyum. Herhalde o nedenle ilgi göstermedi. Oysa şimdi ODTÜ çok prestijli bir okul.

Tam 6 ay iş aradım. Derken bir vesile ile General Electric’e girdim. Fakat o iş aradığım 6 ay sırasında Arı Bisküvileri ile yaptığım bir görüşme bana çok dokundu. O kadar düşük bir ücret teklif ettiler ki; “Çok teşekkür ederim iş teklifiniz için ama ben bunu kabul edemem. Benim boyum uzun. Bir tane de lacivert elbisem var. Gidip başıma bir kasket alıp, bir sefarette şoförlük yaparım. Ama meslek sahibi biri olarak sizin şirketinizde bu ücretle çalışmam” deyip çıktığımı hatırlıyorum.

O yıllar Türk özel sektörünün hiç gelişmediği, ücretlerin çok kötü olduğu bir dönemdi.

GENERAL ELECTRIC’TEKİ GÜNLER
Koç Grubu ile General Electric’in ortak bir şirketinde elektrik motorları pazarlama uzmanı olarak başladım. Çok güzel bir firmaydı. Fakat şirkete bir baktım, çalışan 6–7 Amerikalıya farklı bir ücret ve prim sistemi uygulanıyor. Genel müdüre çıktım ve “Benden memnun musunuz” diye sordum. “Çok memnunuz” cevabını aldım. Ben de ona “Ben sizden çok memnun değilim” dedim. Böyle direkt konuşmamdan hoşlanmadı ve çok şaşırdı. “Niye” diye sorunca, bende ona “Siz benimle aynı statüde olan Amerikalılara farklı bir sistem uyguladığınızı duydum. Bu doğru mu” diye üsteledim. O da kem küm etti ve Amerikalılara farklı bir sistem uyguladıklarını kabul etti.

Ona “Ben ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmemek için yurtdışında çalışmadım” cevabını verdim ve istifa ettim. Çukurova Grubu’na girdim. Çukurova’da biçerdöver, traktör gibi ziraat makinelerinin ve inşaat makinelerinin pazarlamasını yapan şirketin genel satış müdürlüğünü yaptım.

BANKACILIĞA GİRİŞİN ÖYKÜSÜ
Uzun sözün kısası 15-16 sene sanayi ürünlerinin pazarlamasıyla uğraştım. Bu süre zarfında pazarlama ve satış müdürlüğü yaptım, şirket genel müdürü oldum. Pazarlamada uzmanlaştım. O işten anlarım. Bu dönem zarfında hiç bankacı olmak istemedim.

Çünkü, bankacılar benim gözümde gayet snob insanlardı . O dönemde faiz düzeyi belli idi, kur belli idi. Bankacılar sadece mevduat toplamaya çalışan, burnundan kıl aldırmayan, müşteriye hiç ilgi göstermeyen, lacivert elbiseleri içinde kasılan, para idare ettikleri için snob davranışlar içerisinde olan adamlardı… Tabii o zamanlardan söz ediyorum. Bu yüzden bankacılık beni hiç çekmezdi.

1980 yılında Vural Akışık beni ikna etti. Dedi ki, “Senin inşaat ve taahhüt sektörüne yönelik çok birikimin var. Gel seni bankacı yapalım” dedi.

O dönemde Vural, Pamukbank’ta genel müdür yardımcısıydı. Ben de Almanya’da bir şirkette çalışıyordum ama şirketin durumu iyi değildi. Türkiye’ye dönmeye karar vermiştim. Dönüşümde Pamukbank’ta çalışmaya başladım. 1981 yılıydı ve Özal’ın isminin duyulmaya başladığı bir dönemdi. Ben de bu sektörde büyük bir değişim olabileceğini düşünerek, onun teklifini kabul ettim ve Pamukbank’ta taahhüt hizmetleri müdürü olarak göreve başladım.

O yıllarda Türkiye’de böyle bir departman da yoktu, böyle bir iş de yoktu. Ben onu kurmakla görevlendirildim. Libya’ya 28 kez gittim. Türk müteahhitleri nereye gittiyse gittim.

O zaman Pamukbank’ın Galatasaray’daki ana binasında bana yer veremedikleri için bir pasajın içinde bir ofis verdiler. Benim odamın tam karşısında gelinlikçi ve iç çamaşırı satan dükkanlar vardı. Müteahhitlerle iş görüşmesi yaparken satıcılar içeri dalıp “Abi yumurta ister misin, bal ister misin” diye sorarlardı.

BANKACILIKTA NASIL YÜKSELDİ?
O yıllarda bankada yönetici olan, dil bilmeyen, yeteri kadar iyi eğitimli olmayan insanlar da var. O sıralarda bankanın genel müdürü Hüsnü Özyeğin idi. Vural Akışık ve Hüsnü Özyeğin’in arasında bir anlaşmazlık oldu ve Vural ayrıldı. Ben de bankaya girmiş oldum.

İbrahim Betil ile aynı gün Pamukbank’ta çalışmaya başladık. İbrahim Betil, reklam işlerinden ve iletişimden sorumlu olacaktı. Vural ayrılınca, ona İstanbul kredilerini bağladılar. Ben işe girdikten 2 yıl sonra Hüsnü Bey beni genel müdür yardımcısı yaptı. O zaman hem taahhüt hizmetlerinden hem mevduattan sorumlu oldum. Birçok konudan sorumlu olmaya başladım.

Bankacılık işine girişim böyle oldu. Sonradan İktisat Leasing’i kurdum ve oranın genel müdürlüğünü yaptım. 1987’de genel müdür yardımcısı olarak Garanti Bankası’na geçtim.

1991’de ise genel müdür oldum. Genel müdür olduğumda da, pazarlama kökenli olmamın çok büyük faydasını gördüm.O zamana kadar bankacılar, işlerini “mevduatı toplayıp, parayı idare etmek” olarak tanımlıyorlardı. Ben bizim bankada bu tanımın yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım. Bankacılık, müşterinin ihtiyacı olan finansal hizmetleri vermektir. Sadece paranın idaresine dönük bir yönetim anlayışını değiştirmek zor oldu. Müşteriye, onun ihtiyaçlarına ve onu memnun etmeye odaklanan bir hizmet kuruluşu olma hedefine yöneltmek kolay olmadı. Bankacıları başlarını kendi işlerinden kaldırıp, müşteriye bakar hale getirdik. Benim pazarlama kökenli olmamın orada çok büyük faydası oldu.

HÜSNÜ ÖZYEĞİN MÜTHİŞ BİR BANKACI
Hüsnü, olağanüstü zekidir. IQ bakımından dahi düzeyindedir. Ben hakikaten çok zeki, hakikaten olağanüstü olduğunu düşündüğüm 2 kişiyle çalıştım iş hayatım boyunca. Biri Hüsnü Özyeğin, diğeri ise Erol Aksoy. Her ikisi de çok yaratıcı insanlardır. Bankacılık yetenekleri ve vizyonları olağanüstü insanlardır. Bugün Hüsnü Özyeğin’in çok iyi durumda, Erol Aksoy’un ise zor durumda olduğunu biliyorum. Ancak ikisi de inanılmazdır. Her ikisinden de çok şey öğrendim. Hüsnü Bey, hakikaten müthiş ileri görüşlüdür, insanları iyi yönlendirebilir, çok iyi koku alır, kendi sektöründe öne çıkmasını bilen fevkalade yetenekli biridir.

Pamukbank’ta benim çalışmamı görerek beni yükseltti. Yoksa bir arkadaşlığımız yoktu. Sonradan arkadaş da olduk, zaman geldi rakip olduk. O Yapı Kredi Bankası’na gitti, ben başka bankalarda çalıştım ve rekabet ettik. Gerçekten “müthiş”dir. Biz Hüsnü Özyeğin ile ailecek de görüşürüz. Müstesna bir ailesi vardır. Oğlu Murat’ı da çok beğenirim.

Biz Pamukbank’ta çalışırken, Hüsnü Özyeğin Pamukbank’tan ayrıldı ve Yapı Kredi’ye geçti. Aslında her 2 bankada Çukurova Grubu’nun idi o zamanlar. Ancak, rekabet rekabettir. Biz o rekabeti hep sürdürdük.

EROL AKSOY’UN DA YERİ AYRI
Ben Pamukbank’tan ayrıldıktan sonra İktisat Bankası’nın leasing şirketini kurdum. Onun genel müdürü oldum ve Erol Aksoy ile çalışmaya başladım. Aynı zamanda İktisat Bankası’nın da yönetim toplantılarına katılıyordum.

İbrahim Betil ise o sıralarda Garanti Bankası’na genel müdür oldu. Genel müdür olmadan önce de benimle konuştu. Bana “Ayhan Şahenk Bey beni bir yemeğe davet etti. Sence ne diyecek” diye sordu. Ben de “Herhalde sana iş teklif edecektir” dedim. Bir süre sonra İbrahim ile birlikte bir yemek daha yedik. O zaman da bana “Ben Ayhan Bey’in teklifini kabul ettim ve Garanti Bankası’na genel müdür olarak gidiyorum. Sende pazarlamadan sorumlu genel müdür yardımcısı olarak gelir misin” dedi. Konuştuk biraz. Beni ikna etti. Sonradan İbrahim’den birkaç ay hiç ses çıkmadı. Bunun üzerine ben İbrahim’i aradım ve ona “İbrahim senden bir ses çıkmadı. Beni hala istiyorsanız, bunu bileyim ve ona göre hareket edeyim. İktisat Leasing’e ayrılacağımı açıklayayım” dedim.

Çok çok sonra anladım ki, o zaman İbrahim Betil beni almaya çalışıyor. Ancak, Ayhan Bey de “Gürbüz Tümay’ı alalım” diyor. Gürbüz Tümay ise o zaman İktisat Bankası’nda pazarlamadan sorumlu genel müdür yardımcısı ve yönetim kurulu üyesi… Ayhan Şahenk, Gürbüz Tümay’ı eskiden de Garanti Bankası’nda şube müdürü olduğu dönemlerden tanıyor. Ona teklif götürüyorlar ve o da kabul ediyor. Gidip Erol Aksoy’a, Garanti Bankası’na gideceğini açıklıyor. Erol Aksoy ise buna büyük tepki gösteriyor ve ona çok iyi bir teklif ile gidiyor ve Garanti Bankası’na gidişini engelliyor.

Benim bunlardan haberim yok. Yıllar sonra haberim oldu. Ardından birkaç ay sonra beni çağırıyorlar. Ben İktisat Leasing’den ayrıldım ve ayrılırken karşılıklı olarak çok hakkaniyetli davrandık. Ben İktisat Leasing’e transfer olurken bir transfer ücreti almıştım. Anlaşmamız 3 senelikti, ben orada 2 yıl geçirdiğim için transfer ücretinin 3’te 1’ini iade ettim. Erol Bey, benim ayrılmama da tepki gösterdi ama iyi ayrıldık. Pek çok kişi ile davalık oldu. Bizim aramızda böyle bir sorun yaşanmadı.

Erol Aksoy’da müthiş bir bankacıydı. Türkiye’de sektöre pek çok ilki getiren insandır. Piyasa, müşteri ve pazarlama açısından ondan çok şey öğrendi sektör. Hem Hüsnü Özyeğin’i hem Erol Aksoy’u çok zeki bulurum. Tabii zeki olmak ile akıllı olmak ayrı şeylerdir. İkisini ayrı tutuyorum. Ama IQ olarak öyle. EQ olarak eleştirdiğim pek çok tarafları vardır. Onlardan bahsetmeyeceğim.

GARANTİ BANKASINA NASIL GENEL MÜDÜR OLDUM?
Ben 1987 yılının şubat ayında bankaya katıldım. İbrahim Betil’in yardımcısı olarak 5 yıl çalıştım. Pazarlamadan ve sonra dış işlerden sorumlu oldum. Çok güzel bir çalışma dönemimiz oldu. Genel müdürlük pozisyonuna getirilmemin de farklı bir öyküsü var.

AYHAN ŞAHENK İLE TANIŞMA Garanti Bankası’nda genel müdür yardımcısı iken bir gün telefonum çaldı. Arayan kişi “Ben Ayhan Şahenk” dedi. Şaşırdım, biri beni işletiyor mu acaba diye bile düşündüm. Telefondaki ses bana “Sizinle yarın bir kahvaltı edelim. Ancak, kimseye söylemeyin” dedi. Sabah 7-7.30 gibi Hilton’a gittim. Davet eden bankanın sahibi. Son derece esrarengiz bir hava. Ayhan Bey, Allah rahmet eylesin, çok müstesna bir insandı. PATRONLA 9 KAHVALTI Eski tarz bir patrondu. O başlamadan konuşulmaz, o yemeğe başlamadan yemeğe başlanmaz… Konuşma şekliniz, el kol hareketleriniz önemlidir. Onunla tam 9 tane kahvaltı ettik. Banka ile ilgili hiç konuşmuyoruz. Anladım ki beni tartıyor. Sonra 5’inci veya 6’ncı kahvaltıda “Sizi genel müdür yapmayı düşünüyorum. Bankada işlerin daha iyi gitmesi için neler yapmamız gerekir? Bana el yazınızla yazın ve bir sonraki kahvaltıda verin” dedi.

DEĞİŞİM RAPORUNUN TASLAĞI Gizli kalmasını istediği için el yazısı ile yazılmasını istiyordu. Daktilo edilirse bir başkası da öğrenecek diye düşünüyordu. Ben 4 sayfalık bir rapor yazdım. O bütün bankanın değişimini anlatıyor. O gün 357 şube vardı, ben onu 151 taneye indirmeyi önerdim. Çok sayıda şube kapatılacak. Çünkü yanlış yerlerde büyük kısmı. Personel azaltılacak… Bunlar çok radikal kararlar. Yurtdışında işçi dövizi için 11 temsilcilik var ama halbuki artık işçi dövizi diye bir şey kalmamış. Ancak herkesin bir takım yakınları oralarda görevli. O nedenle kapatılamıyor. Bankada eski tarz bir kültür hakim, adamını koruma zihniyeti var.

GENEL MÜDÜR OLARAK İLK İŞ Bir hafta sonra tekrar buluştuk ve bana “Yazdıklarını aynen kabul ediyorum” dedi.Yapılacak değişim bir patronun kolay karar verebileceği bir şey değildi. Bankanın yarısını biçmeyi önermiştim.

Genel müdür olduğumda da, bana “O yazdığın raporu benim imzamla sana hitaben tekrar daktilo ettir” dedi. Ben böyle bir şeye ne gerek var gibilerden bakmışım ki, bana “Bu seni koruyacak” dedi. Benim yazdığım rapor bana patrondan emir olarak geldi. Çok cesur insandı. O bu yetkiyi vermese değişimi gerçekleştiremezdik. Biz bu değişimi uyguladık. Sıkıntılı dönemlerde destek verdi.

DEĞİŞİME GÖSTERİLEN DİRENÇ Şube kapatacağımız zaman siyasetçilerden telefon alıyorduk. “kapatmayın” diyorlardı. Torpillileri çıkardık. Yurtdışındaki 11 temsilciliği sadece 1 taneye indirdik. Bizim bankanın piyasa değeri, ben genel müdür olduğumda, 150 milyar dolardı. Bir ara 5 milyar dolara kadar geldik ve içine taze sermaye konmadan… Yapılan kârları bankada tutarak… Dolayısıyla çok büyük bir atılım sağlandı.

“ERGUN ÖZEN, GENEL MÜDÜR ADAYI OLARAK FAVORİMDİ”

TRANSFER ÖYKÜSÜ Garanti Bankası’nda Aclan Acar genel müdür yardımcılarımdan biriydi. Bankada bir hazine birimi kuruyorduk. Aclan Acar, bana “Oraya İş Bankası’ndan müdür yardımcısı seviyesinde çok yetenekli bir arkadaşı almak istiyoruz” dedi. Ben de kilit noktalara gelecek insanlarla görüşürdüm. Ergun Özen ile de görüşmek istedim.

ORTAK NOKTALAR İlk görüşmede çok ortak noktamız çıktı. Ergun da Ankara Koleji mezunu ve sporculuğu var. İş Bankası’nda çok güzel bir kariyer çizgisi var. Bir sebepten İş Bankası’ndan ayrılmaya karar vermiş. Hemen aldık onu.

“BENCE ÇOK BAŞARILI” Çok kısa zamanda kendini gösterdi ve birim müdürü oldu. Sonra genel müdür yardımcısı oldu. Ayrılırken genel müdür adayı olarak 4 kişi önermiştim. Birinci sırada Ergun’un adı vardı. Şimdi de çok başarılı bir genel müdür oldu. Ne kadar doğru bir karar vermişiz diye seviniyorum şimdi.

EMEKLİLİGE HAZIRLANAN YÖNETİCİLERE TAVSİYELER

İŞ DIŞINA FARKLI BİR KİŞİLİK GELİŞTİRİN Kişiliğinizi edindiğiniz konumdan ve nüfuzdan alıyorsanız, kenara bırakamazsınız. Bu bir felaket. Kişiliğinizi iş hayatınızdaki pozisyonunuzla özdeşleştirmemek gerek. Kişiliğiniz güçlü ise o gücü kenara bırakabiliyorsunuz.

ZAMANLAMA VE PLANLAMANIZ DOĞRU OLSUN 50 yaşımda emekli olmayı planlamıştım ama maddi nedenlerle 5 yıl daha sürdürdüm. 2000 yılında ayrıldım. Çünkü hobilerime vakit ayırmak istiyordum. Bırakacağıma kimse inanmadı. Çok doğru bir karar aldım.

YERİNİZE ADAY YETİŞTİRİN VE ÖNERİN Ayhan Bey’e 4 kişilik bir genel müdür adayı listesi verdim. İlk sırada Ergun Özen vardı. Onu genel müdürlüğe hazırladığım için hazineden sorumlu olduğu halde reklam ve iletişim departmanını bağladım. Doğru zamanda bırakmak ve yerinize aday yetiştirmek çok önemli.

“LİDERLİK ENSTİTÜSÜ’NÜ BANA SÖZ VEREN 45 PATRONDAN SADECE 9’U DESTEKLEDİĞİ İÇİN KURAMADIK”

* Bodrum’da Harvard Üniversitesi ile işbirliği yaparak bir liderlik enstitüsü kurmayı planlıyordunuz. Neden gerçekleşemedi?
Ben Harvard Üniversitesi yöneticilerini bu işi yapmaya ikna ettim. Bodrum’da bana ait değeri 1 milyon dolar olan bir araziyi bu enstitüye bağışlamaya karar verdim. Türkiye ve çevre ülkelerdeki liderlik özelliği olan gençlerin geliştirilecekleri bir merkez olacaktı. Özel sektörde ve belki kamuda iş deneyimi olan genç yöneticiler için çok faydalı bir proje olacaktı. Türkiye’de şirketlerde yönetim kalitesini yukarıya taşımak için önemli bir fırsat yaratabileceğini düşünüyordum bu enstitünün. Orada kişisel ilişkilerde geliştirebileceklerdi. Deneyimlerini de paylaşacaklar ve belki de bölgesel barışa katkısı olacaktı bu işin. Ben 65 işadamından 100 bin dolar bağış istedim ve 45 tanesi söz verdi. Bu 4,5 milyon dolar eder ama sadece 9 tanesi para koydu. Verilen sözler tutulmadı. Devletin parası olsun istemiyorum, yabancıların parası olsun da istemiyorum. Ben de o 9 kişiye paralarını iade ettim.

* Bu proje tamamen rafa mı kalktı?
O konudan halen vazgeçmiş değilim. Şu an beklemedeyim. Aslında 3-3,5 milyon dolar çok büyük bir para değil aslında. Söz veren işadamlarının bu projeye 100 bin doları çok görmesi beni hakikaten üzdü. Sosyal sorumluluk bilincinin düşük olduğunu gösterdi. Bu insanlar için 100 bin dolar çok büyük bir para değildi çünkü. Ama gelecek için ümitsiz değilim.

* Şimdi bu alanda başka projeniz var mı?
Eşimin adına Akhisar’da “Gülin Öngör Kız Anadolu Meslek Lisesi” projesini yapıyoruz. O da 1 milyon dolarlık bir proje. Bilgisayar, pedagoji gibi alanda uzmanlaşacak bu okulda okuyan genç kızlar.

* Atlantik’i geçtiniz. Başka planlarınız var mı bu konuda?
Evet, benim denizciliğim var. Atlantik’i yelkenli ile geçmek müthiş bir deneyimdi. Şimdi ise 2007 yılının mart sonunda Karayipler’i Panama Kanalı’na kadar geçtikten sonra Büyük Okyanus’u geçeceğim. Bu 2,5 ay sürecek. Bu nedenle fiziki olarak fit olmaya çalışıyorum. Nisan ve mayıs aylarında denizlerde olacağım. Bağda üzüm yetiştirip, şarap yapıyoruz. Tarım Bakanlığı’ndan gerekli lisansları aldım. Tütün ve Alkollü İçecekler Denetim Kurulu gelip denetledikten sonra tesisi pazarlamaya başlayacağız. O şarabın satışından elde edilecek kâr Gülin Öngör Kız Anadolu Meslek Lisesi’ne bağışlanacak.

GARANTİ BANKASI’NDAKİ MÜTHİŞ DEĞİŞİMİN ÖYKÜSÜ

DEĞİŞİM İHTİYACI BÜYÜKTÜ Ben 1 Nisan 1991’de genel müdür oldum ve 2000 yılına kadar bu görevi sürdürdüm. Bu dönem içinde pazarlama ve yönetim açısından farklı bir yapıya sahip olduğum için ve bankanın da büyük bir değişime ihtiyacı olduğunu bildiğim için önemli bir değişim yarattım. Bu değişim yabancılar tarafından da yakından izlendi.

HARVARD’DA OKUTULUYOR Bu hem liderlik hem değişim yönetimi üzerinde başarı vakası olarak hala öğretiliyor. Beni Harvard Business School’a 6’ncı kez davet ettiler. 2007’nin mart ayında tekrar gideceğim ve 200’e yakın MBA öğrencisine yaşadıklarımızı anlatacağım. Onların sorularını cevaplayacağım.

KALİTELİ BİR EKİP KURDUK Ben ekip çalışmasına çok inanan bir insanım. Garanti Bankası’nda çok kaliteli insanlarla, inanılmaz bir ekip oluşturduk. Her pazartesi tüm genel müdür yardımcılarıyla birlikte öğle yemeği yerdik.

Bir-iki kişiyi kastetmiyorum. Orada çok derinliği olan bir ekip var. İşe alımdan yetiştirmeye kadar her adımı bu nitelikli insanları mutlu edip, geliştirecek şekilde kurduk.

ALTYAPI DEVRİMİ Bankanın teknolojisi çok kötüydü. İlk yaptığımız işlerden biri bu altyapıyı güçlendirmek oldu. Şubelerimiz sigara dumanı altında, kasvetli yerlerdi. Oraları bu havdan kurtardık, yeni bir anlayışla yapılandırdık.

Sadece teknolojik alt yapıya değil eğitime de önemli bir yatırım yaptık. Şubelere ve genel müdürlüğe televizyon monitörleri koydurdum. O monitörlerde sadece bizim gönderdiğimiz kasetler izlenebiliyordu. Eğitim videoları çektik.

İDDİALI EĞİTİM PROGRAMLARI O kasetlerde vizyonumuz nedir, misyonumuz nedir, nasıl müşteri odaklı olunacak gibi konuları anlattık. Kişisel bakım ile ilgili bir eğitim videomuz bile vardı. Bizim elemanlarımızın bir kısmı ter kokuyordu, bir kısmı nasıl sakal traşı olacağını bilmiyordu. Bir kısmı nasıl makyaj yapacağını bilmiyordu. Ojelerinin yarısı dökülmüş olan, sigarasını içip çay bardağına atan çalışanlarımız vardı. Biz Beymen ile birlikte bir kaset hazırladık. O kasette nasıl kişisel bakım yapılır, nasıl yıkanılır, nasıl traş olunur, işyeri için en uygun makyaj nasıl yapılır, nasıl kravat bağlanır, müşteriye nasıl davranılır, nasıl uyumlu giyinilir gibi konulara yer verdik. Bana “ileri gidiyorsun” diyenler oldu.

SEDEF SEÇKİN BÜYÜK
sseckin@capital.com.tr


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz