Bağımsızlık ve Kurumsallık Deyip Geçmeyin

19.04.2016 11:55:300
Paylaş Tweet Paylaş
Bağımsızlık ve Kurumsallık Deyip Geçmeyin
Riskli ortamlarda merkez bankacılığı çok daha özen ister. Daha “normal” koşullara göre, siyasetin gölgesinden uzaklaşılması ise zaruri hale gelir.

Bugün dünya ve Türkiye ekonomilerinin karşı karşıya kaldığı problemler ve riskler geçmişten çok daha farklı. İktisatçılar olarak bu riskleri görebiliyor, ama bunlarla başedebilecek politikaları oluşturmakta ve gerekli tedbirleri önerebilmekte zorlanıyoruz.

Kanımca günümüz dünyasında risk yaratan problemlerin başında yeterli düzeyde büyüme yaratacak bir talebin dünyada bir türlü yaratılamaması gelmektedir. Hatta birçok gelişmiş piyasa ekonomisinde böyle bir talebi oluşturmaya yönelik olarak izlenilen düşük (dahası bazı ülkelerde negatif) faiz politikaları bile yeterli etkiyi yaratamamış durumdadır. Bu yetmemiş gibi, büyümeye yönelik güven kaybının arttığı bir ortamda ortaya çıkan bu likidite bolluğunun kullanılma şekli de ülkemiz ve dünya ekonomisi için yeni riskler doğurmaya adaydır. Zaten 2008 yılında ABD’deki mali krizi doğuran da bu riskler değil miydi?

Bir önceki FED Başkanı Ben Bernanke’nin bu yıl çıkan anılarında ve ondan daha önce çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarında dikkat çekmeye çalıştığı hususa, bu vesileyle tekrar dikkat çekmekte yarar var.*

Bernanke’ye göre, aşırı likiditenin kullanım şekline bağlı olarak doğan risklerin, o günkü kurumsal çerçeve içinde yeterince görülememesi ve görülmüş olsa bile o günkü yapı içinde buna yönelik tedbirleri alabilecek kurumsal düzenlemelerin bulunmayışı finansal manada günümüz krizlerinin sebebini oluşturmaktadır. Dahası likiditenin yanlış ve ekonomi için gelirden çok daha fazla risk doğuran alanlarda kullanılıp, kullanılmadığını denetleyecek ve buna göre önlem alacak mekanizmaların olmayışı, Bernanke’nin bıkıp usanmadan tekrarladığı önemli hususlar olarak dikkat çekiyor.

Böyle düzenleyici kurumlara gerek olup olmadığı ABD’deki etkin liberal iktisat anlayışı bakımından uzun yıllar tartışma konusu olmuş ve piyasanın kendi işleyişi içinde ortaya çıkan bu tarz risklerin ve aksaklıkların, dışarıdan bir müdahaleye gerek duyulmadan, yine piyasanın kendi dinamikleri içinde giderilebileceğine inanılmıştır. Aslında 2008-2009 krizi, bu inancın ABD gibi gelişmiş piyasa ekonomisinde bile geçerliliğinin olmadığının güzel bir ispatıdır.

Belki bu, ABD ekonomisi bakımından 2008-2009 kriziyle birlikte tecrübe edilmiş bir meseleydi. Ancak 2001 öncesi Türkiye’de bu mesele fazlasıyla tecrübe edilmiş ve bize özgü bir mali krizle sonuçlandığı görülmüştür. O günkü dünya konjonktürüne uygun olarak, bir daha benzer bir krizle karşılaşmamak için Merkez Bankasının bağımsızlığı sağlanmış; mali piyasalar üzerinde denetleme ve düzenleme yapacak birtakım bağımsız kurumlar oluşturulmuştur. Yönetimde şeffaflık ve hesap verebilirlik kurumsal yönetimin en önemli prensipleri olarak kamuoyunun gündemine sokulmuş; özel sektörün bu prensipler ışığında yönetim pratiklerini oluşturmasını sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmıştır.

Tüm bu değişiklikleri içeren reformlar piyasa mekanizmasının işleyişini iyileştirip, etkinliğini artırmayı ve böylece ekonomik büyümeye pozitif katkı yapmayı amaçlamıştır. Kamu ve özel sektörde, piyasa kurumlarının dışında keyfiyete dayalı uygulamaların önüne geçilebilmesi hedeflenmiştir.

Merkez Bankası bağımsızlığı 2001 reformlarının en önemli unsurlarından biridir. Bununla para politikasının belirlenmesinde siyasilerin etkilerini ortadan kaldırmak ve böylece kamu yönetimi bakımından yönetişimde etkinliğin sağlanması amaçlanmıştır. Para politikasının tesbitinde siyasi önceliklerin değil, daha çok ekonomik şartların direttiği önceliklerin etkin kılınması sağlanmıştır. Böylece sırf siyasi önceliklere göre şekillenen kaynak kullanım tercihlerinin ekonomi için doğuracağı risklerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır.

Özellikle ekonominin sağlam ve sürdürülebilir bir büyüme yörüngesine sokulabilmesi için mali kaynakların kullanımında etkinliği sağlayacak bu tarz kurumsal düzenlemelerin önemi büyüktür.

Kamu kesiminin yönetişiminde etkinlik sağlayacak bu tarz düzenlemelerin yanında, özel sektör şirketlerindeki yönetişim uygulamalarını da iyileştirecek birtakım tedbirler alındı. Örneğin SPK’nin Kurumsal Yönetişim İlkeleri bu amaçla yürürlüğe konuldu. Yeni Türk Ticaret Kanunu bu yeni prensipler etrafında oluşturulmaya çalışıldı.

Peki sonra ne oldu?

Aradan geçen onca yıldan sonra tüm bu uygulamalar yozlaştı ve büyük ölçüde manasızlaştı. Merkez Bankası bağımsızlığının nasıl siyasi baskılara konu olduğu ve ekonomide artan risklere karşın, nasıl bize özgü bir nitelik kazandığı ortada.

Özellikle dış dünya ile ilişki düzeyi yüksek mali piyasalardaki yerli ve yabancı aktörlerin bu gelişmelere karşı tepkisizliği siyasilerin bu yöndeki gayretlerini kolaylaştırmaktadır. Daha 10 yıl önce alkışladıkları kurumların yok oluşunu şimdi sessizce izlemeleri, uluslararası yatırımcıların da çaresizliklerinin bir göstergesi olsa gerek.

Kurumsallaşma ve kurumsal yönetişim konusunda ülkemizdeki şirketlerin de, aynı merkez bankası bağımsızlığında siyasilerin aldığı pozisyon gibi, hiçbir zaman samimi olmadığı görülmektedir. Siyasiler üzerinden ekonomideki rantlara erişimin son derecede kolay olduğu ülkemizde, rekabet etmenin zahmeti hiçbir zaman onların ilgi alanına girmedi. Ne zaman ki kurumsallık adına yapılan değişiklikler şirket sahipleri ile yöneticilerimizi kısıtlar noktaya geldi, bu kısıtlar altında çalışmaya alışık olmayan işadamlarımız arkalarını dayadıkları siyasilerle işbirliğine girerek, reformlarla gelen değişiklikleri etkisiz kılmayı bildiler. Bunun en güzel örneğini Türk Ticaret Kanunun’da yapılan değişiklikler oluşturmuştur.

Kurumsal yönetişim uygulamalarını oluşturmak adına SPK’nın gayretleri ise, şirketlerin web sayfalarında birbirini taklit eden ve içi boş yasal bir zaruret haline geldi. Elbette özel sektör bu şekilde bir yol izlerken, siyasilerin daha önce kurulmalarına öncülük ettikleri bağımsız kurumları kontrolleri altına almaya çalışmaları ve bu şekilde piyasa mekanizmasının işleyişine doğrudan müdahale etmeleri kaçınılmaz bir hal aldı.

Peki ama bu kurumlar ile kurumsal yönetişim prensiplerini doğuran sebepler ülkemizde ortadan kalktı mı?

Kanımca kalkmadı; aksine arttı. Artık bu kurumlara ve bunların icra edecekleri fonksiyonlara geçmişte olmadığı kadar çok ihtiyaç duyduğumuz bir döneme girmiş bulunuyoruz. Eski güzel günlerde, varlıklarının farkına varamadığımız bu kurumların önemi izleyen günlerde daha çok ortaya çıkacaktır.

*Ben Bernanke’nin bahsi geçen eserleri şunlardır:
Ben Bernanke (2015). The Courage to Act: A Memoir of a Crisis and Its Aftermath. New York: W.W: Norton & Company Inc.
Ben Bernanke (2015). The Federal Reserve and the Financial Crisis. New York: Princeton University Press.

YAZARIN DİĞER YAZILARI TÜMÜNÜ GÖRÜNTÜLE

Yorum Yaz