Küresel ağırlık merkezi, oyuncular ve oyun artık farklı

27.09.2016 16:38:390
Paylaş Tweet Paylaş
Küresel ağırlık merkezi, oyuncular ve oyun artık farklı
Bırakın dedelerimizi, babalarımızın dünyası bile geride kalıyor süratli gelişmeler karşısında. Küresel ağırlık merkezi, oyuncuları, oyunun kuralları farklı olan bir dünyaya girdik. 2008 bunalımından bu yana küreselleşme akımı geriye sarmaya başlarken dijital ekonomi sınır ötesi ticaret ve işlem trafiğini hem artırdı hem de maliyetleri aşağıya doğru çekiyor. Durgun, doygun OECD dünyasından Doğu’ya doğru güç kayıyor. Gelişmenin nimetlerinden en fazla bu bölgelerin yararlandığı, orta sınıfın palazlandığı, tüketimin kamçılandığı, enerji ticaretinin, para trafiğinin bu yönde aktığı görülüyor. Böylesi bir merkez kayması ilk defa olmuyor. Tarihi gelişime baktığımızda merkezin, son üç bin yılda birkaç kez değiştiğini görmek mümkün. Önceleri ekonomik ve askeri güç, Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinin deniz ticareti sayesinde müreffeh ekonomiler kurdukları Akdeniz havzasıydı. İlk 1000 yıla girilirken yaşanan kayma neticesinde Sung Hanedanı yönetimindeki Çin dünyanın rakipsiz tek süper gücü haline dönüştü. 100 milyonluk nüfusuyla 310 milyon dolayındaki toplam dünya nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturuyordu o zaman. 11’inci yüzyıla geldiğimizde 1 milyon 250 bin kişilik dev ordusuyla Çin, teknoloji, ekonomi ve sanatta da hayret verici üstünlük ve cazibeye sahip idi. Asya, 1750’de dünya nüfusunun yarısına ve GSMH’nin da yarıdan fazlasına hükmediyordu. 18’inci yüzyılda Japonya’nın kapitalistleşmesini sağlayan Meiji Devrimi küme atlattı bu ülkeye. Rönesans’ı yaşayan Avrupa’da ise kişi başına gelir düzeyi, 1500 yılına kadar (1990 yılı fiyatlarıyla) 500 dolar civarındaydı. 19’uncu yüzyılın ortalarına doğru 1.000 doları bulabildi. Yani, Batı Avrupa'yı bugünkü 20 bin dolara yaklaşan ortalama gelir düzeyine sıçratan ve “Batı Uygarlığı’nın dünyaya damgasını vurmasına yol açan gelişmeler sadece son 150-200 yılda meydan geldi. Hıristiyan Avrupa, matematikten tıbba, coğrafyadan kamu yönetimine kadar pek çok alanda İslam uygarlığından çok şey öğrendi. Yeni kıtanın keşfinden sonra İngiltere, Hollanda, İspanya ve Portekiz gibi büyük tüccar ulusların yükselişiyle dünyanın güç merkezi bu defa Atlantik’e doğru kaydı. 1914’te Osmanlı denetimindeki toprakların çoğu İngiltere ve Fransa’nın eline geçti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise ABD öncülüğünde dünyanın yeni ekseni Pasifik oldu. 21’inci yüzyılda yeniden yükselişe geçen Asya’nın eski haşmetli dönemine geri döndüğünü söylemek mümkün. Aslında güç kayması, sadece Batı’dan Doğu’ya ülkeler arasında olmuyor, aynı zamanda Doğu ve Batı’nın kendi içinde de, hatta hükümetlerden hükümet dışı kuruluşlara, Adam Smith’den Lee Kwan Yew’a değerler sisteminde de yaşanıyor. 1960’larda Japonya ve Doğu Asya birlikte dünya GSMH’sinin yüzde 4’ünü üretirlerken ABD, Kanada ve Meksika’nın payı yüzde 37 civarında idi. Bugün her iki bölgesel grup da toplam dünya GSMH’sının yaklaşık eşit hisselerine sahip. 40 yıl önce Çin dünya ticaretinin sadece yüzde 0,5’ini kontrol ediyordu. Şimdi dünyanın bir numarası. ABD’nin de AB’nin de en büyük ticaret ortağı. Halen nüfusu 1 milyar 60 milyon olan Hindistan’ın çok uzak olmayan gelecekte Çin’i yakalayacağı hatta geçebileceği öngörülüyor. Nüfusunun çoğunluğu sefalet çizgisi altında (300 milyon kişi günde 1 dolardan az gelire sahip) yaşayan, yüzde 5’i ise Avrupalıdan farksız yaşam sürdüren Hindistan’ın öncelikle nüfus artış hızını yavaşlatması, fiziki altyapısını tamamlaması, iyi yetişmiş insan gücüne yeterli motivasyonu sağlayarak ülkede tutması (halen muazzam bir beyin göçü yaşanıyor), hukuk ve düzenleyici çerçeveyi saydam ve etkin hale getirmesi, KOBİ’leri hem ülkenin diğer bölgelerine, hem de küresel ekonomiye eklemlemesi gerekiyor. Çin ve Hindistan’ın öncülük ettiği Asya-Pasifik ekonomileri, her ne kadar yüzde 6-7 aralığındaki “yeni normal” büyüme nedeniyle biraz yavaşlamış olsalar da, bunların yeni ağırlık merkezi haline geldiklerinden kuşku duyulmuyor. Zirveler, artık kimsenin tapulu mülkü değil. Dünya ekonomisinin tepesinde roller teknoloji, ekonomi, jeopolitik, kültürel zenginleşme sayesinde değişiyor, dönüşüyor, yeni aktörler yükseliyor. Asya’nın bu göz kamaştırıcı ekonomik dinamizmine karşılık, Batı toplumları kitlevi işsizlik, ekonomik durgunluk, rekabet gücü kaybı, ticaret himayeciliği, eğitim kalitesinde ve yaşam standartlarında duraklama (hatta zaman zaman gerileme), nüfus yaşlanması, ırkçılık, şiddet ve benzeri sorunların pençesinde kıvranıyorlar. Ne Amerika ne de Avrupalı ortakları artık bu yeni oluşmaya başlayan küresel oyunun senaryosunu tek başlarına yazma imkanına sahip. Ortaya çıkmakta olan manzara gücün dağılmakta, yayılmakta olduğu, politikanın ve ekonominin çeşitlendiği, tüm ülkelerin eskiden olduğu gibi Batılı tarza yönelmeye zorlanamadıkları bir manzara. Sınırları bu defa etnik, dini yoğunlaşmaları, şu ve enerji kaynaklarını, güzergahlarını da hesaba katacak şekilde yeniden çizme, etki sahaları yaratma yönündeki çabalar hız kazanıyor. Umuttan, heyecandan çok kaygı ve korku yaratıyor bu oyun. Zira direksiyonda oturmak isteyen çok sayıda şoför var, sadece uluslararası sistemde değil ülkelerin iç düzeninde de güç kayması yaşanıyor. Dahası, gidilecek istikamet ve gelecek beklentileri yeterince açık değil.

YAZARIN DİĞER YAZILARI TÜMÜNÜ GÖRÜNTÜLE

Yorum Yaz