Ne vereyim abime?

10.04.2019 13:09:000
Paylaş Tweet Paylaş
Ne vereyim abime?

Herkes, ki buna ben de dahilim, o kadar çok yapay zeka, makine öğrenmesi, Endüstri 4.0 konuşuyoruz ki geleceğin insanının nasıl yaşayacağına dair pek çok şeyi gözden kaçırıyoruz. Birkaç yıldır yoğun olarak konuşulan bir konu daha var: Akıllı şehirler... Ancak bunu da yine teknoloji ve sürdürülebilirlik odağında tartışırken insan konusundan uzak bir tavır var.

Geleceğin şehirlerinde otonom sürüş, verimli enerji kullanımı, sürdürülebilir binalar gibi konuları konuşurken bu şehirlerde yaşayacak insanların nasıl etkileneceği ve şehirde yaşama alışkanlıklarının nereye evrileceğini ıskalıyoruz.

Ancak yoğun olarak konuşulmasa da bu konuda çalışmalar yapan uzmanlar ve kurumlar da var. Örneğin beslenme alışkanlıklarımız ne olacak? Akıllı şehirlerde yaşayan insanlar nasıl beslenecek? Gelecekte ne ve nasıl yiyeceğiz gibi sorulara cevap aramaya çalışıyorlar.

Öncelikle şunu söylemek lazım ki yemek yemeyi sevmemek ya da bilim kurgu filmlerindeki gibi bir tane tablet yutarak tüm besin ihtiyaçlarımızı karşılamamız mevcut evrimimizde henüz mümkün değil. Sindirim sistemimiz bunu henüz şu halimizle kaldıramaz. Elbette bir de doyma güdümüz var. Yani bu tabletlerin biyokimyamızı da etkileyerek beynimize “sen doydun” mesajını göndermesi gerekiyor.

Sürekli tabletle beslenmek midemizin ultra küçülmesi ve bağırsaklarımızın işlevsiz kalması gibi bir duruma yol açacaktır. Bu da evrimin çok basit bir kuralı olan “kullanılmayan organ körelir” tezinin bir sonucu. Ancak beyni dışında, evrimi pek çok canlıya göre yavaş gelişen insanoğlunun bu şekilde evrimleşmesi için binlerce, hatta 10 binlerce yıl gerekli.

Ama evet, yiyecek alışkanlıklarımız değişecek. Çünkü öncelikle yiyeceklerimizi üretme tarzımız değişecek. Dünya nüfusu geometrik olarak artarken dünya gibi sınırlı kaynaklara sahip bir gezegenin bu kadar insanı doyurabilmek için yetmesi mümkün değil. Her ne kadar vegan kültür aksini savunsa da insanoğlu yaşaması için gerekli olan proteini en kolay hayvansal gıdalardan alıyor. Peki dünya üzerinde geleneksel hayvancılık bu ihtiyacı karşılayabilecek düzeyde mi? Elbette hayır. Aynı şekilde tahıl, sebze, meyve yetiştiriciliği de nüfus artış oranlarına yetmeyecek. Bu çok net…

SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIM 

Bu yüzden, henüz tabletle beslenme alışkanlığına geçmek mümkün olmasa da insan nüfusunu besleyebilmek için alternatif planlar, yapılar geliştiriliyor.

Örneğin giderek azalan tarımsal alanlara destek olması amacıyla hidroponik ve dikey tarıma yönelik teknikler geliştiriliyor. Yani suda bitkisel besinler yetiştirmek veya 100 metrekarelik bir alanı dikey olarak kullanarak 1 dönümde elde edilebilecek ürün elde etmek üzere sebze yetiştiriciliği giderek daha fazla denenmeye ve geliştirilmeye başlanan teknikler.

Geleceğin akıllı şehirlerini de kentsel tarım ve permakültür tekniklerinin kurtarması bekleniyor. Türkiye’nin belki de ilk kez 2014 yılında İstanbul Tasarım Bienali’nde tanıştığı bu kavram, dünyanın pek çok yerinde oluşturulmaya çalışılan bir sistem.

Wikipedia’daki tanımına göre sürdürülebilir tarım ya da permakültür, doğadaki insan yerleşimlerini, doğal ekosistemlerden örneklenen ziraat uygulamaları ve sürdürülebilirlik görüşüne göre uygulayan bir ekolojik tasarım anlayışı. Permakültür kavramının isim babası Bill Mollison’a göre, sürdürülebilir tarım olmaksızın istikrarlı bir sosyal düzen mümkün değil. Öyle ya beslenemeyen bir toplum nasıl bir sosyal düzen kurabilir ki?

Bu nedenle sanayileşme, göçler, çevre kirliliği gibi nedenlerle gıda üretimi giderek farklı teknikler denemeye başladı. Kimi doğa ile uyum içerisinde üretmeyi deniyor, kimi ise mevcut doğal ürünlerin birebir yapay halini üretme çabası içerisinde. Örneğin yapay et. ABD’de yapılan çalışmalar yapay et üretimi konusunda sonuç verse de hala maliyeti çok yüksek. 1932 yılında Winston Churcill tarafından dile getirilen yapay et üretme hayali, hayvancılığın geldiği noktada 2000 yılından bu yana NASA tarafından destekleniyor. ABD, Hollanda ve İsrail’in başı çektiği yapay et üretiminde ise bugün gelinen noktada bu başarılmış durumda. Şimdi hedef maliyetleri aşağı çekmek. 2013 yılında kilosu 300 bin dolar olan temiz et fiyatı, 5 yılda 3 bin dolara kadar düşürüldü. 2-3 yıl sonra yapay eti endüstriyel ölçekli üretime geçirerek, bir hamburger köftesini yaklaşık 1 dolara mal etmeyi amaçlıyorlar. Sadece kırmızı et değil, balık etini de yapay üretmek üzere çalışanlar var.

Bu konuda çalışan şirketler pek çok çokuluslu şirketten yatırım almaya başladı. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de de bu alanda çalışmalar yürütüldüğüne yönelik haberler yer aldı. Ankara Üniversitesi Kök Hücre Enstitüsü Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Can Akçalı ile Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Erdem Erikçi’yi bu konuda yaptığı çalışmalar nedeniyle kutluyorum. Umarım bu gelişmelere ülke olarak bizim de katkımız olur.

3D YAZICILAR VE GIDALARIMIZ

Bununla birlikte geleceğin beslenme alışkanlıkları konusunda uzmanların bir öngörüsü daha var. Son dönemde sadece eşya değil, ev hatta organ üretimine kadar pek çok alanda kullanılmaya başlanan 3D yazıcılarla üretilen yiyeceklerin sofralarımızda olacağı konuşuluyor.

Düşünsenize, bir pizza sipariş ediliyorsunuz ve tamamen 3D yazıcıyla hazırlanmış bir pizza evinize geliyor. Eğer maliyetler düşerse ve her evde bu alanda kullanılabilecek 3D yazıcılar bulunursa, en sevdiğiniz pizzayı en beğendiğiniz markanın kalitesi ve lezzetinde üretebileceksiniz.

Bu konu, şu anda sadece fikir aşamasında. Çünkü kullanılacak gıda malzemelerinin 3D yazıcıya entegrasyonu henüz mümkün değil. Ayrıca bu yöntemle karmaşık yiyeceklerin hazırlanması zor görünüyor. Elbette bir de pişirme konusu var. Yani 3D yazıcıdan yiyeceğimiz pişmiş olarak mı çıkacak? Yoksa yiyeceğimizi bastıktan sonra hangi teknikle pişireceğiz? Öte yandan, sebzelerin yapıları ve işlemeye müsait olması nedeniyle bu alana uyarlanması daha kolay görünüyor. Ancak kırmızı et ya da balığın 3D yazıcı tarafından kullanılması şu an için mümkün değil. Ancak kişiselleştirilmiş ve sadece yenilebilecek kadar üretilen yiyecekler, 3D yazıcının gıda israfı konusunda hayatımıza katacağı olumlu yönlerden biri olabilir.

Ama bilimin elinden ne kurtulmuş ki bu kurtulsun. Ben, yakın zamanda olmasa da bunun da başarılacağını düşünüyorum.

Yaşanan tüm bu gelişmeler ve insan hayatının değişimi geleceğin dünyasında geleneksel olarak evde kendi yemeğini yapma kültürünü de değiştirecek. Zaten bugün de çalışan insanlar için yoğun iş yükü sonrasında eve gelip bir de zaman harcayarak yemek yapmak büyük bir lüks olmaya başladı. Eğer bir restoranda yemeyecekse, işten çıkarken yemeğini sipariş edip, evine vardığında yemeğinin kapıda olmasını giderek daha fazla tercih ediyorlar. Zaman herkes için çok değerli. Yemek yapacağı zamanı film izlemeye, oyun oynamaya ya da sosyalleşmeye ayırmayı istiyor.

Bu durum gelecekte daha da büyüyecek gibi... Çünkü artık insanlar her geçen gün şehirlere yerleşmeye başladı. Bir grup şanslı insan kendisini şehir hayatından koparıp daha sakin yerlerde yaşamaya başlasa da ekonomik zorluklar, sanayileşme gibi gelişmeler nedeniyle kent nüfusları sürekli yükseliyor.

Gelecekte kişi başına daha az besin olacak. Bu kesin… Bununla birlikte beslenme alışkanlıklarımız da gelecekte farklı olacak. O konuda da herkes hemfikir. İnsanlığın ayrıldığı konu; doğal gıdalarla mı besleneceğiz, yoksa yapay gıdalarla mı besleneceğiz? Bugün geldiğimiz noktada doğal yöntemlerle üretilen gıdaların bile doğallıkları tartışılırken ben gelecekte doğal gıdaların büyük bir lüks olacağına inanıyorum. Yani bugün yapay etin kilosu 3 bin dolarken, bundan 50 yıl sonra bir kilo portakalın kilosu 3 bin dolar olabilir.

Matrix serisinin ilk filminde Neo ekiple birlikte gemindeki sofraya oturur ve tabağındaki bulamaca bakar. Yedikleri yemek tek hücreli bir proteindir. Tank karakteri Neo’ya “İşte dostum: Şampiyonların kahvaltısı” der. Mouse karakteri ise “Eğer gözlerini kaparsan tadı neredeyse az pişmiş yumurta gibi” yorumunu yapar.

Henüz öngörebildiğimiz gelecekte, menümüz tek hücreli protein değil. Ama böyle tüketmeye devam eder ve üretmek için alternatifler üretmezsek, yemek alışkanlıklarımızın değişeceği kesin.

Yani öngörülebilir gelecekte bir garsondan şu lafı muhtemelen duymayacaksınız: “Ne vereyim abime?”


YAZARIN DİĞER YAZILARI TÜMÜNÜ GÖRÜNTÜLE

Yorum Yaz